![]() |
MUKARNAS
Ana Sayfa - Profilim - Arşiv - Arkadaşlarım*Düş yolcuları 3 - Yazar Nihat DağlıTarih: 16/2/2006 07:10 Kategori: soylesi - yok Yorum - Yorum yaz - Bağlantı-Yazar Nihat Dağlı İle Söyleşi- -Nihat Dağlı, özgeçmişine dair bize neler söyleyecek? -Annem, doğurduğu on iki çocuktan biri olan beni hangi ay ve yılda doğurduğunu hatırlamıyor. Nüfus kaydımdaki bilgiler doğruysa, 27 / 03 / 1966 tarihinde Mardin'in Mazıdağı ilçesine bağlı Duraklı köyünde doğdum. Köyümüzün dibinde akan bir ırmak kenarında bulunan köy ilkokulunda ilk öğrenimimi bitirdim. Babamın iznini almadan, köyden bir amcanın yardımıyla Diyarbakır'ın Çınar ilçesine bağlı Aşağı Konak Ortaokulu'na kaydımı yaptırdım. Oradan Adana'ya yolum düştü; Borsa Lisesi'nde öğrenimim devam etti. Bu sırada sivil bir okumanın kapıları aralandı bana; edebiyat okumalarım başladı. Her lise öğrencisi gibi bir sınavla başka bir şehre uzandım. 1984 yılında İzmir'de, yanlış bir tercihle iki yıllık bir okula (Adalet Yüksek Okulu) kaydımı yaptırdım. Kaotik bir kentin göbeğinde oluşan ilişkilerde ayağa düşmeme çabası içinde oldum; kitaplara daha fazla sığındım. Kitaplığım renk kuşağı içindeydi; doğudan batıdan sesler duyuyordum ondan. Babamı kaybettim sonra... Kendimi bulmaya çalıştığım bir zamanda, kalabalık bir nüfusun beklentileri beni işaretliyordu. Zor bir dönem başlamıştı benim için... Askerlik sonrasında memuriyetin darlığı içinde buldum kendimi; İzmir Defterdarlığı'nda memurdum. Sivil okumalarım devam ediyordu; hayatın önüme çıkardığı sorular, boşluklar, hüzünler, aşklar... kitabın yanıbaşında durmakla dayanılır oluyordu. Küçük Prens'i çok sevdim. Bu sırada konuşmaya (yazmaya) başladım; içimde gezinenler yazı olup dergi ve gazetelerde yerini aldılar. Memuriyetim anlamsızlaşmıştı, ayrıldım. Bir derginin yazı işlerindeydim artık; buraya yazılar yazıyor, okuyucularla bir paylaşım gerçekleştiriyordum. Kırk altı sayı yayımlanan Harman dergisinin (Mustafa Kaylı'nın sahipliğini yaptığı) çalışmaları içinde bulundum. Kitaplar yayımladım. (Hiçkimseye Mektuplar.. Hiç, Yoktan İyidir.. ve şimdi Elveda Oblomov) İzmir'de yaşıyorum, daha çok Kızlarağası Hanı'nda dinleniyorum. Yolculuk devam ediyor. -Yeni kitabınız hayırlı olsun. 'Elveda Oblomov'u biraz anlatır mısınız? -Teşekkür ederim. Kitap daha yeni çıktı, gevrek gevrek... Bu kitapla ilgili ilk söyleyişimi Simurg'a yapıyorum... Beni mutlu kılan bir çalışma oldu Elveda Oblomov... Kitabı oluşturan her cümlenin karşılığı var bende. Kitapta ben varım, yani hikayem.... Birinci sorunuza cevap verirken anlattıklarımın içini dolduran şeyler... Nihat Dağlı, hayatı ve kendini fark ettiğinden bu yana yaptığı içsel yolculuktan notlar aktarıyor bu kitapta. Hayatı okuyor; yaşadığı 'an'ı anlamlı kılarak sürdürdüğü yolculuğuna dair şeyler anlatıyor, kalbini bir kez daha okuyucuya açıyor. -Oblomov, hantal, bezgin bir karakter olarak bilinir. Aşk ise dinamizm-hareket isteyen bir durum. Neden 'Elveda Oblomov/bir aşk yürüyüşü...'? -Oblomov, bildiğiniz gibi İvan Gonçarov'un romanı, aynı zamanda roman kahramanın da ismi... Bir roman kahramanına elveda çekilir mi, ve bu elveda niye bir kitaba isim olsun? Oblomov, kahramanı olduğu romanın sayfalarında yaşamıyor sadece, etrafımızda akıp giden hayatın içinde de geziniyor. Hayatı algılayış biçimlerinden biri de 'oblomovluk'tur. Oblomov ya da oblomovluk, ikisi de hayata dair şeyler... Oblomov, sahici bir problemi olmayan, elinin altındaki imkanları tüketerek yaşayan, can sıkıcı bir hayatın silik bir figürü... İnsanın hayat ve kendi varlığı üzerine düşünmesiyle birlikte tanıştığı kaygıdan uzak olduğu gibi, coşku ve hazzı da tanımıyor. Bir kumru gibi başını kanadının altına sokuyor ve öylece kalıyor. Tavan arasının izbeliğinde geçirdiği hayatı sırtında bir yük gibi taşıyor. İçinde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmıyor. 'İçimdeki ateş, yakacak hiçbir şey bulamayınca kendi zindanını yaktı ve söndü' diyor. Bütünüyle sönmüş bir hayatın kahramanı o; yıpranmış bir elbise gibi duruyor orda. Zaman zaman biz de ona benziyor, 'oblomovluk' yapıyoruz. Bizi yaşatan heyecandan, üzerinde durduğumuz zeminden, yaslandığımız ve ondan beslendiğimiz anlamdan uzaklaşıveriyoruz birden. Hayatımız kabusa dönüşüyor. 'Bitti,' diyoruz, 'her şey bitti!' Oysa biten bir şey yok. Heyecanımızı, üzerinde yaşadığımız zemini, hayatta bulunuşumuzu anlamlandıran yolculuğu yarıda bırakmış olmamızdır, hayatı bizim için kabusa dönüştüren. Bizi hayata ilikleyen aşkı yitirmişizdir. Aşk olmayınca, hayatın yakasından düşüveriyoruz. Hayatta hiçbir şeyin karşılığı olarak gelmeyince, var da olamıyoruz. Var olmak ve var kalmak kaygısından besleniyorum. Bütün bir ömrü, 'oblomovluğa hayır'la geçirmek gerektiğine inanıyorum. İnsanı yaşatan o muhteşem durumu, aşkı üst başlık edinerek yaşıyorum. Aşk olmaktan, hayatı bir aşk yürüyüşüne dönüştürmekten bahsediyorum. 'Aşk olsun' diyorum... Her zaman... Bu yüzden Elveda Oblomov... -Yazarların çoğu gerçek yaşamda yakalayamadıkları aşkları yazılarında işlerler ya da yazılarında idealize ettikleri aşkları gerçek yaşamda yaşayamazlar. Bu yüzden çoğunlukla kısa ve mutsuz aşklar yaşarlar. Nihat Dağlı'nın yaşamında aşk nasıl bir şey? -Evet böyle bir şey var, yazar ve yaşam uyuşmazlığından bahsedilebilir. Yazar da insandır, hayat dediğimiz şey onu da içine alıyor, o da hayata maruz kalıyor. Ancak yazarın çok önemli bir farkı var diğer insanlardan, herkesten... 'Herkes' dediğimiz insan türü, yazarı da kapsayan hayatın zaruretleriyle, sorularıyla karşılaşsa da bunları kendine sorun yapmıyor, hayat üzerine düşünmüyor, sadece yaşamaya bakıyor. Çoğunluğun hayatla ilişkisi karmaşık değildir, sade ve nettir. Doğar, gelişir ve ölür. Evlenir, çocukları olur. Kışta üşür, baharda pikniğe gider. Öyle istediği için değil, öyle uygun görüldüğü için birkaç yılda bir oy verir, canı sıkılır seçtiklerinden, ama aynı adamları yine seçer. Takım tutar, loto oynar, televizyon seyreder. O sadece bir kalabalıktır; ne düşündüğü, ne hissettiği kimileri için çok da fazla önemli değildir. Yazar dediğimiz varlık ise böyle bir şey değildir. Canı sıkkın bir adamdır bir kere... Rahatsızdır, ve durmadan rahatsız eder. Gelip gelip kendisine dokunan hayattan geriye sorular kalır yazara. Hayata maruz kalırken sorular büyür içinde. Çocukken çevresine sorduğu soruları unutmaz, büyüdükçe soruları da büyür. Anlamadığı, anlam vermediği bir hayata katılmaz, dışında kalır. Kalabalık sorgusuz sualsiz hayata karışırken, o sorularının gerilimiyle hayatın kıyısında asılı kalır. Sorularının ardına düşer, bulduğu her cevap bir çok yeni soruya sebep olur. Kalabalık seçici davranmazken, açgözlüler gibi hayatın hepsine atılırken, yazar seçici olur, anlamlı kıldığı bir hayatı seçer, onu çoğaltma mücadelesini verir. Şöyle diyebiliriz: Kalabalık hayatı yaşarken, yazar hayata anlam arar, anlamlı bir hayatın izini sürer. Bu sebeple o hep bir yabancıdır, kalabalığın dışında biraz marjinal durur, duruşuyla muhalefeti besler. Bu tavrı kalabalığı rahatsız eder. Marjinal, muhalif ve yabancı olan yazarı içine almaz kalabalık, dışarıya iter. Yazara bundan bir sürgün olarak yaşamak kalır. Aslında bu çok doğaldır, parçası olduğunuz bir hayatı anlamanız mümkün değildir. Parça, oluşturduğu bütün hakkında nasıl bir şey söyleyebilsin? Ancak dışında kalıp, seyrettiğiniz, gözlemlediğiniz bir şey hakkında konuşabilirsiniz. Yazar bir anlamda var olan bir hayattan çok, anlamlı kılarak oluşturduğu zihinsel bir hayattan aşklar üretir, anlamlı bir hayattan anlamı olan bir aşk çıkarır. Yazar katılmadığı, dışına itildiği bir yaşamın ortasında görünen bir aşk biçimine katılmaz. Eğer kısa ve mutsuz aşklar yaşıyorsa, bu onun ayrı bir dünyanın insanı olduğunu gösterir. Kalabalıktan birinin, kalabalık tarafından dışarıya itilen biri olan yazarla bir yolculuğa çıkma, bir aşk yaşama şansı çok azdır. Eğer, 'ama yazar kendi türü arasında da mutlu bir aşk yaşamıyor' dense, buna da katılırım. Çünkü aşk ne yazık ki trajik bir şeydir. Sonuçta aşk ilişkisi, insanın bir anlamda kendinden vazgeçişidir, kendini sevdiğine katmasıdır. Oysa yazar dediğimiz adam, kendini var kılmaya adayan biridir. Kendini var etmek aşkına tutulmuş biri, kendini başkasında eritmek demek olan bir aşkla karşılaştığı her seferinde bocalar. Nihat Dağlı aşkı nasıl görüyor, nasıl bir aşk yaşıyor? Bahsedilen trajik aşka dair büyük sorunlar yaşadı, yaşıyor. Aynı zamanda bu trajik aşkı önemsiyor da, bu aşkın insana kattığı çok şeyin olduğunu düşünüyor. Bir de 'aşık olmak'tan başka, 'aşk olmaktan' da bahsediyor. Aşk olmak, yani insanın aşk hali... Aşkın insanın bir edimi olmasından değil, insanın aşkın bir edimi olmasından söz ediyor. Anlamaya çalıştığı her şeye dönüşmekten... Hayat, deniz, martı, kadın, acı ve hüzün kesilmesi... Yoğun bir empati durumu... Anlamaya çalıştığı her şeyi kendine, kendini her şeye katması... Bir Batmanlıyla Batman olması; Batmanlının acısını, hüznünü, coşkusunu yaşaması... Aradaki mesafeyi kaldırarak, farklılıkları aşarak 'bir'leşmesi... -Nihat Dağlı'yı belirli bir kesim tanıyor, okuyor. Oysa yazılarınızda bir kesimi değil, evrensel değerleri işliyorsunuz. Önyargılara mı kurban oluyorsunuz? -İnsan ilişkilerini belirleyen önyargıların olduğu bir gerçek. Herkes kendini önceliyor; 'öteki'yi kendine çağırıyor; kendisini temel doğru kabul ederken dışındakileri 'doğru'dan yoksun zavallılar olarak görüyor. Kendime geleyim... 'Bana karşı önyargılı davranıyorlar' diyemeyeceğim. Çünkü önyargılı davrandığını düşündüğünüz insanların farkımda olduklarını düşünmüyorum; benimle karşılaştıklarında önyargılı olacaklar mı, bilmiyorum. Sonuçta hepimiz bir kesimin içindeyiz ve bu kesimin dışına doğru yürüyoruz. Evet bir yerde duruyorum, bazı insanlarla birlikteyim. Kendim ve hayat üzerinde düşünüyor, kendimi ve hayatı yazıyorum. Bugün Simurg'a ulaştım, yarın başkasına ulaşacağım, diye düşünüyorum. -Edebiyatta etkilendiğiniz bir isim veya ekol var mı? -Bir yolcuyum ben... İçine bırakıldığım hayatın sordurduğu sorulara cevap arıyorum. Bulduğum cevaplarla hikayemi oluşturuyorum. Bu hayatı bir soru olarak düşünen herkes benim için önemlidir; buldukları cevapları merak ediyorum: Hayatla nasıl bir soru(n)ları olmuş, hangi cevapları bulmuşlar, bunu nasıl ifade etmişler, merak ediyorum. Bu anlamda doğudan batıdan çok şey okudum, okumaya devam ediyorum. Varoluşçu felsefe, doğu-batı klasikleri, anarşist düşünce, Dostoyevski, Mevlana, Said Nursi... bana çok şey kattılar. İnsanı ve hayatı merkeze alan bütün zihin ve metinlere kendimi yakın hissediyorum. -Neden 'hiç'? Hiç, yoktan iyi midir? -Modern zamanlar, çok abartılı ve vurgulu bir söylemle sesleniyor bize, 'içinizdeki devi uyandırın' diyor; birer dev olmamızı istiyor... Bir numara olmak, bu çağın temel bir rüyası... Büyümek, daha çok büyümek... Her şeye sahip olmak, hükmetmek... Bir egemen güç olmak her şeyin üzerinde... Rakip olarak görünen her şeyi tepelemek, aşmak, geçmek... Bu rüya aydınlanmacı düşüncenin bir çocuğu, ondan besleniyor. Sonuçta bu rüyayla sarhoş insanlar, küçücük tanrılar oldu. Bugün Amerika bu küçücük tanrıların ülkesi, tanrı ülke... Saldırıyor, vuruyor, öldürüyor... Kendinden başka bir numara görmek istemiyor, tek efendi olmak peşinde... Ama görünen o ki, bir egemen olarak VAR olanların dünyasında YOKlar hüküm sürüyor. İnsan yok, çevre yok, huzur yok, paylaşım yok, aşk yok... Yıkım var, ölüm var, savaş var, kirlilik var... Bir egemen olarak VAR olmak YOKları çoğalttı. Ben, daha doğrusu, yaşanılır bir dünya, anlamlı insani bir durum isteyenler, egemen olma düşüne sahip varolma biçimine itiraz ediyorlar. İnsanın kendi üzerinde yeniden düşünmesini istiyorlar. Birer tanrı olmadığımızı, varlık üzerinde hakimiyet kurma gibi bir hakkımızın olmadığını düşünüyorlar. Yaratılmış olma noktasında bir köpekle aynı kaderi paylaştığımızı, yani her şeyle birlikte bir yaratılan olduğumuzu söylüyorlar. Biz insanların ve her şeyin sonuçta bir ailenin farklı bireyleri olduğumuza dikkat çekiyorlar. Bu tez, içimizdeki egemen olma virüsünü frenlememiz, bu benimizi 'hiç'leştirmek gerektiğine işaret ediyor. Kendimizi terbiye ettiğimizde, şişkinliğimizi düşürdüğümüzde, bir numara ve büyük değil, iyi adam olduğumuzda kavga etmeyeceğiz, paylaşacağız... öldürmeyeceğiz, anlamaya çalışacağız, anlamaya çalıştıkça seveceğiz... Eğer seversek, sevdiğimiz şeyi de var edeceğiz... Dünyayı, insanları, aşkı, barışı... Eğer VAR yok ediyorsa, HİÇ var edecektir diye düşünüyorum. -İzmir, Kızlarağası Hanı, deniz ve martılar... Bir kara adamı olarak İzmir ve deniz sizde ne gibi tutkular yarattı? Neden bir martı olmayı tercih ettiniz? -Kara adamı... Hoş bir tanımlama... Denizi olmayan, dolayısıyla insanda çekip gitme duygusunu geliştirmeyen dağlı, uzayıp giden ovalı bir coğrafyanın insanı kendini hep tutuklu, sınırlandırılmış hisseder. Dağ hemen yanı başında uzanır, sırtını dağa dayamış bir ihtiyar gibi derin düşüncelere dalmış yerleşim birimlerinin hüznünü paylaşır. Durduğu yer yetmemektedir, çekip gitmek istediğinde dağ büyük bir engel gibi karşısında dikilir. Dağa doğru yürümek, doruğa çıkıp dağın öte yakasında duran dünyayı gözlemlemek için yeterli gücü kendisinde bulmaz. Bunun için içine sığınır, orada bir yolculuk başlatır. Bir derinlik insanıdır kara adamı bu yüzden. Kum çölü mesela, bir çok masal taşır içinde. Deniz mitolojinin vatanıyken, kum masalın... Bir kara adamının bir gün yolu denize düşerse, denizin yanı başında kurulan bir kentte yaşamaya başlarsa, o güne kadar bastırdığı, derinliğinde uyumaya yüz tutmuş çekip gitme duygusu dirilmeye başlar. Yavaştan bir serüven büyür içinde, ufaktan çekip gitmeye hazırlanır. Bach'ın Martı'sını hatırlar mısınız, bilmem. Annesinin kendisine bir kader olarak belirlediği alanın içinde uçmaktan sıkılan, uzakları merak eden ve bir gün uzaklara uçup giden bir martının hikayesi anlatılır orda. Kara adamı böyle bir martının duygularını paylaşır denizle... Artık önünde bir dağ yükselmiyordur. Sonsuzluğa uzanan gökyüzünün dibinde ufku belirsiz bir deniz akıyordur. Gemiler, çığlık çığlığa uçuşan martılarla birlikte alıp başını gider uzaklara... Gider ama büyük bir kaygı da duyar içinde... Tıpkı Bach'ın Martı'sı gibi, annesini merak eder; kara coğrafyanın içine oturttuğu yerleşikliği hisseder, göçebeliğin zorluğu canını acıtır. Doğu ile Batı arasında kalmak gibidir, kara adamının denizle yan yana yaşaması... -Doğduğunuz toprakları özlüyor musunuz? Genelde Mardinli yazarların Mardin ile duygusal bağları vardır. Sizin böyle bir bağınız var mı? -Çocukluğuna karışan, çocukluğunu kuran coğrafyayı özleyen, bir gün ziyaret için dahi olsa oraya gitmek isteyen her insan gibi özlüyorum Mardin'i... Zaman zaman gidiyorum... Her gidişimde aklıma Homeros'un, bir geri dönüş destanı olan Odysseus'u düşüyor; Mardin benim İthaka'm, sevgili Penelope'm oluyor. Bütün bir çocukluğuma yürüyor gibi hissediyorum kendimi. Birkaç gün önce Milan Kundera'nın Bilmemek romanını okuyordum. Orda göçmenlik durumu, nostalji ve sıla hasreti etrafında dönen hikayeler anlatılıyordu. Çocukluğunun geçtiği yerden, memleketinden uzağa düşmüş herkeste bir garip nostaljinin başladığını söyleyen Kundera, 'nostaljinin temelinde bilmemek var, nostalji, bilmemenin acısı olarak ortaya çıkıyor' diyor. İnsan, 'çocukluğumun coğrafyasında neler oluyor acaba?' diye sorar. Bu soru merak ve sıla hasretine dönüşür. Benim de Mardin'e olan özlemimde böyle bir şey sözkonusu... -Yazılarınız ile okuyucularınız arasında güçlü bir bağ var. Sanki her yazının bir sahibi ve gizli bir dili varmış gibi. Yazılarınızdaki samimiyet mi bu etkiyi yaratıyor, yoksa gerçekten o yazının bir sahibi mi var ve siz ona ulaşma çabasında mısınız? -Yazdıklarıma, hayatın sordurduğu sorulara cevap ararken bulduğum cevapların bana yazdırdığı metinler diyorum. Okuduğunuz bütün metinlerim yazmak zorunda kaldığım şeylerdir. Yazmadan rahat edemediğim şeyler... Yazar olmak gibi bir düşüncem olmadı başta. Daha önce söylediğim gibi, kendim ve hayat üzerine düşünen bir yolcuyum ben; kendimi ve hayatımı anlamlı kılmaya çalışıyorum. Yolculuğumu sürdürürken yaşadıklarım, okuduklarımdan sonra bende kalanlar beni konuşmaya, yani yazmaya zorluyor. İnsan paylaşma ihtiyacını hisseder, kalbimde birikenleri paylaşma ihtiyacını duyuyorum ben de, kalbimi açıyorum insanlara. Okuyucuya büyük laflar etmiyorum, reçete sunmuyorum. Okuyucu bir adamın hikayesini, yolculuk izlenimlerini okuyor metinlerimde; insanı ve hayatı konu edinen şeyler olduğu için yazdıklarım, kendisini buluyor okuduklarından... İmza günlerimde, 'sizi okurken müthiş bir hüzün ve coşku duydum, yazdıklarınızda kendimi buldum' diyen çok okuyucuyla karşılaştım. Bu beni fazlasıyla sevindiriyor. Sanıyorum okuyucu, kendisine büyük laflar etmeyen sahici şeylerle, hayattan beslenen metinlerle daha sıcak bir yakınlık kuruyor. -Nihat Dağlı neden bu denli mütevazı? Bir çok insan defalarca sizinle oturup sohbet ettikten sonra bir gün yazar olduğunuzu öğreniyor. Etiketin insandaki doğallığı yok ettiğine inanıyor musunuz? -Doğrusu öyle olmaya çalışmıyorum. 'Mütevazı olmalıyım' diyerek yaşamıyorum. Hayatı algıladığım, hissettiğim şekliyle yaşıyorum. Mütevazı olduğumun farkında bile değilim. Dahası kendimi profesyonel anlamda yazar görmüyorum; hala iyi bir okuyucu olmaya çalışıyor, okumaktan fırsat bulduğum zamanlar yazıyorum. İyi bir insan olmaya çalışan biri olarak bir şeyler yazıyorum, yazar bir Nihat Dağlı gibi davranmak nasıl bir şey, bilmiyorum. -Bir çok ulusal dergide yazılarınız yayınlanıyor. Öğrencilerin çıkardığı amatör bir dergi olan Simurg'a da soluğunuzu katmaktan kaçınmıyorsunuz. Simurg sizin için ne ifade ediyor? -Dostum Rıdvan ve Fevzi Bilge üstadım orda... Bir dergi çıkarma çabası içinde olma gibi muhteşem bir heyecanı biliyorum. Bu kadar güzel şeyin birleştiği Simurg'a yazmak beni heyecanlandırıyor. Sonuçta birine ulaşmak, bir kalbe dokunmak önemli. Kim ve ne bu imkanı sunuyorsa orada varım. Ki Simurg öyle bir şey... Bir de Batman var... Trajik ve dramatik hikayelerin yoğun yaşandığı, dolayısıyla çokça politize olmuş bir kentte sanatı, edebiyatı, insanı ve hayatı işaretlemek; daha kalıcı, daha evrensel, daha insani olana dikkat çekmek muhteşem bir şey. Bu güzel şeye imza atanların yanında yerimi almak istedim. Dostoyevski gibi düşünüyorum çünkü;'... Ancak güzellik dünyayı ve hayatı iyileştirebilir...' -Bir gün sizi Batman'da görmek istiyoruz... Gözde KARAASLAN
*Simurg Dergisi Sayı 4 *Düş Yolcuları 2 - Yaqob TilermeniTarih: 13/2/2006 11:55 Kategori: soylesi - yok Yorum - Yorum yaz - Bağlantı
-Yazar Yaqob Tilermeni İle Söyleşi- -Öncelikle Kızıltepeli yazarlara dair bir soru sormak istiyorum. Festival aracılığıyla Kızıltepe’yi görme, tanıma şansım oldu. Güneydoğunun birçok ilçesi gibi çorak ve yoksunluklarla dolu bir şehirdi. Ne bir sineması, ne bir tiyatro salonu, ne de bir kültür kurumu vardı. Ama buna rağmen son zamanlarda birçok Kızıltepeli yazarla karşılaşmaktayız. Burada insanları yazmaya iten güç ne? Kendini ifade edememe, sosyokültürel hayata dahil olamama, yoksunluklarla, acılarla boğuşma bu tercihte etki yaratmışlar mıdır ? -Günümüzde Kızıltepe’de bir sinema salonunun ya da herhangi bir kültür-sanat kurumunun olmayışı, burada daha önce bu tür yerlerin olmadığı anlamına gelmez; çok değil, bundan yaklaşık yirmi sene önce Şahin ve Baran adlı sinema salonları olduğunu hatırlıyorum. 12 Eylül öncesi birçok fraksiyon yandaşının kurduğu evler, binlerce gence yoğunca tartışma, bilgi alış-verişi sağlama zeminini oluşturmuştur. Denilebilirki, günümüz Kürtçe yazarlarının yaş ortalaması 25 ile 35 arasıdır ve 12 Eylül öncesi bunların tartışma zeminlerine katılmış olmaları zordur. Ancak o dönemde yaşanan karmaşa ve acılardan dolayı, Kızıltepe’nin veyahut da Mardin bölgesinin bu yoğunluktan payını almamış olduğu düşünülemez. Dikkat edilirse İlçe’nin pazar dili Kürtçedir. Daha önce yaşanan sürecin, dilin yoğunca kullanılıyor olması ve bireylerin kendilerini ifade edememe gibi sorunlarla karşılaşıyor olmaları, -belki de İpek Yolunu bedeni üzerinde taşıması- birçok yazarın buradan çıkmasına zemin hazırlamıştır. -Mardin’den çıkan yazarların büyük bir kısmı anadilleri olan Kürtçe ile yazıyor. Bu acılı dili tercih edişinizin sebebi onun yok olmasını engellemek mi, zengin bir edebi dil olduğunu kanıtlamak mı, yoksa anadilin insanın ruhunda yarattığı sıcaklık mı? Anlatım dili olarak Kürtçe’yi tercih etmenizin sebebi ne? -Belki de söylediğiniz bütün sebepler Kürtçe’yi tercih etmemizde etkilidir. Ancak şöyle bir gerçek daha vardır; Mardin olarak düşündüğümüzde Türkçe yazanların sayısı da az değildir: Murathan Mungan, Vejdi Erbay, Rıdvan Karaaslan, Halil C. Aydemir, Sadun Ertaş, Mahmut Koyuncu, Nihat Dağlı… Bu nedenle duruma başka bir pencereden bakmak gerekir. Bölge olarak Mardin’in büyük medeniyetlere evsahipliği yapmış olması, halen bağrında değişik dillerden ve değişik dinlerden halkları barındırıyor olması, zengin bir tarihsel geçmişe ve tarihi eserlere sahip olması gibi insanları edebiyata ve sanata yönlendiren pek çok etken var. İşin Kürtçe tarafını irdelerken, çokyönlü bir düşünme pratiğine girmemiz gerekir. Öncelikle bireyler neden yazma gereksinimini duyarlar? Yazmak birşeylere müdahale midir? İnsan yazarken (d)evrimci romantizme ya(t)kınlaşıyor mu? Kendi adıma, yazıyor olmamı daha birçok nedene bağlayabilirim; ama, işin ucunda Kürtçe yazıyor olmak var. Nasılki yeni doğan bir çocuk için anne sütü en besleyici gıdaysa, altı yedi yaşına kadar Kürtçe konuşan; evde, sokakta, çarşıda anadiliyle yaşayan, rüyalarını genelde Kürtçe gören bir insanın, anadilinin ruhunda yarattığı sıcaklığı yazıya dökmesi de bireysel ve toplumsal gıdası anlamına gelmektedir. Ben nasıl ki Türkçe’nin en iyi yazarlarını zevkle okuyorsam, duygu ve düşüncelerimi Kürtçe olarak yazıya dökmem de o derece bana zevk veriyor. -Kürtçe bilmediğimden öykülerinizin birkaçını tercüme aracılığıyla okuyabildim. Bu da dostlarımın bireysel çabalarıyla oldu. Şu an sizi okuyamayan milyonlarca insan var. Öykülerinizi Türkçe’ye veya başka dillere de tercüme etme düşünceniz var mı? -Kürtlerin birlikte yaşadıkları farklı kültürlerin çok olması nedeniyle bir avantajları vardır: Başka dilleri çok iyi konuşabilmeleri. İşin dezavantaj yanı da anadillerini serbestçe yazıp-konuşamamaları. Bu nedenle şu anda Kürtlerin Kürtçe yazıya ihtiyaçları var. Kürtçe basılan eserlerin öncelikle hedef kitlesine ulaştırılması gerekir. Bildiğiniz gibi Mehmed Uzun Kürtçe romanda kendisine sağlam bir yer edinmiştir, ancak Mehmed Uzun’un romanlarını çeviri dilinden (Türkçe) tercih edenler, yine Kürtlerdir. M. Uzun’un ‘Dicle’nin Sürgünleri’ adlı romanı piyasaya Türkçe olarak girmiştir; Kürtçe olmasına rağmen… Öykülerimin Türkçe’ye veya başka bir dile tercüme edilmesi, tabii ki beni sevindirir. Zaten öykülerim belli bir yetkinliğe ve tada ulaşmışsa, er veya geç birileri tarafından çevirilecektir. Bu daha çok benim ve eserlerimin edebi kalıcılıklarıyla ilgili bir durumdur. -İlk kitabınz “Êşbazî” daha çok bir dönem kitabı olarak göründü bana. “Êşbazî” bir dönemin acılarını geleceğe taşıma gibi bir amaç güdüyor sanırım. İkinci kitabınız “Bermeqlûb” ise ilk kitabın devamı niteliğinde ve bir alt üst oluş sürecini işaret ediyor. İkisinin ortak yönü ise yükseltmeye, iletmeye çalıştığınız insan çığlığı. Yazar, biraz da tarihçi midir? Geleceğe not düşme çabanız var mı? -İlk kitabım Êşbazî’deki öykülerimin son yazılış tarihi 1999 olmasına rağmen, kitaptaki öyküler biraz geçmişe dayanıyor ve daha çok bir coğrafyada yaşanan trajediye ucundan-kıyısından değiniyor. Dilsiz, aşksız, kapısız ve yalnız bireylerin acılarını öykünün geniş olanakları çerçevesinde dile getirme kaygısı sözkonusu. Zaten kitabın ismi de ‘Acıların Yarışı’ anlamına gelmektedir. Sistemden, dini baskıdan, baba hegemonyasından ve özgürlük adına hareket eden oluşumların yanlışlıklarından dolayı kendini ifade edemeyen bireylerin iç ve dış acılarını bir yarışmaymışçasına koşturan bir kitap… Tabii ki bir koşu olduğuna göre, bu geleceğe yönelik olacaktır. İkinci kitabım Bermeqlûb, ‘Tersyüz’ anlamına gelmektedir. Öykülerimdeki alt-üst oluşlar bireylerin psikolojik düşüşlerinin yanısıra, Kürtçe Edebi Öykülerinin yapısal karmaşasını da, batı insanının doğu insanına bakış açısının tersliğini de dile getirmektedir. Bu kitapta edebi kaygılarım biraz daha fazladır. Yani, yalnızca mesaj kaygısıyla, geleceğe not düşme kaygısıyla yazılmamışlardır. -Bizim çok sonradan haberdar olduğumuz her acıyı siz bütün yıkıcılığıyla yaşadınız. Yaşadığınız ve tanık olduğunuz hayat içinizde onarılmaz yaralar bıraktı mı? -Fiziksel olarak yaşadığımız acılar, günü geldiğinde bilinçaltımızda onarılmaz yaralar oluşturmuştur. En basitiyle 1983’te ortaokul birinci sınıftayken, Türkçe dersinde İstiklal Marşı’nın on kıtasını ezbere okuyabilirken, heyecandan şaşırmam nedeniyle, öğretmenin beni fena halde dövmesi üzerine bayılmam ruhumun en derin yerinde bir iz bırakmıştır. Bu ve benzeri olayların çoçukluk döneminde bizi etkisi altına alması, ölümler, tutuklamalar, sürgünler yaşamımızın olmazsa olmaz parçalarıdır. Ben halen Edebiyat ve Kürtçe sevgisi yüzünden sürgünde yaşıyorum. Yaşamımızın bunca tarajik olmasının bize faydaları da olmuştur sanırım: Yaratmak, yani yazmak. -Okuduğum veya anlık tercümelerle dinlediğim. öykülerinizin çoğunda bir ironi var. Fakat bu ironinin temelinde hep acı ya da hüzün var. Bu, acıya ve hüzne rağmen hayata gülümseyebilme çabası mıdır? -İnsan duygu ve düşüncelerini yazıyla ifade etmeye çalışıyorsa, bilinmelidir ki yaşamın bazı yönlerine karşı bir muhalifliği sözkonusudur. Bana göre Kısaöykü bu muhalifliği dillendirebilen yegane yazı türüdür. Çünkü romanın sağladığı geniş rahatlık, şiirin sağladığı duygu yoğunluğunun ortasındadır kısaöykünün muhalifliği. Çünkü tarihten kopup gelen lal masallar ile, günümüz yalnızlığını anlatan modern masalların arasında bir yerdedir öykünün devrimciliği. Bu da acı ve hüznün, ironi de dahil olmak üzere, birçok şekilde dile getirilmesine olanak sağlamıştır. Ben bu olanaklardan elimden geldiğince yararlanmaya çalışıyorum. -Türk veya dünya edebiyatında sizi derinden etkileyen yazarlar oldu mu? Bir başucu kitabınız var mı? -Edebi eğitimimi Türkçe dili üzerinden yürüttüğüm için, hem Türk hem de Dünya edebiyatından çokça sevdiğim ve etkilendiğim yazarlar mevcuttur. Türkçe öyküde M.Mungan, Ö.Karabulut, C.Kavukçu, O.Atay, E.Bener, A.Ağaoğlu, A.Erdoğan, E.Öz, N.Gürsel, F.Edgü, N.Tosuner gibi yazarlar favorilerim arasındadır. Dünya edebiyatından Binbir Gece Masalları, Dekameron, Donkişot gibi şaheserlerle, S.Hidayet, J.Cortazar, E.A.Poe, J.L.Borges, G.Maupassant, A.Çehov, H.Cibran, E.Hemingway, O.Henry, D.Buzzati gibi yazarların etkisini her daim hissedeceğim. Zaten edebiyat bir miras olayıdır. Hangi dilde olursa olsun yetkin eserlerin bize sağladığı mirastan yararlanmamız en doğal hakkımızdır; ancak bunu bir adım ileriye götürmek kaydıyla. -Yeni dosyalarınızın, hatta bir roman çalışmanızın olduğunu biliyorum. Bunları ne zaman okurlarınıza sunacaksınız? -2001 de bitirdiğim, üstkurmaca niteliğinde yazdığım ve roman diyebileceğimiz KITIM adlı bir çalışmam var. Bunun yanısıra sürgündeyken yazdığım Sürgün Öyküleri ile Türkçe’den çevirdiğim Özcan Karabulut’un Aşkın Halleri kitapları bitmiş durumdadır. Bu dosyalarımın yayımlanması biraz benim dışımda, yayımlanma olanaklarıyla ilgili bir durumdur. Yerinde tekliflerin gelmesine bağlı bir durumdur. Sonuçta ben yazmaya devam ediyorum ve edeceğim de… -Öykülerinizde akıcı, şiirsel bir dil kullanmaya çalışıyorsunuz. En çok da duygu yoğunluğu dikkat çekiyor. Kaleminiz daha çok duygunun üzerinde duruyor, sevgiyi işaret ediyor. Yaqob Tilermenî’nin duygusal hayatı da yarattığı karakterlerinki gibi zengin ve yoğun mu? Yaqob Tilermenî için aşk nedir? -Daha önce öykü muhalifliğinin romanla şiir arası birşey olduğunu belirtmiştim. Bu konuyu biraz daha irdelersem, öykünün, Buket Uzuner’in de dediği gibi, şiirin kızkardeşi olduğunu söyleyebilirim. Çünkü şiirdeki duygu yoğunluğunu ve dil arınmışlığını en çok öyküye uygulayabiliriz. Ben, edebiyatta en çok şiir okumalarını seviyorum, ara sıra da kendimden bile sakladığım şiirler yazmaya çalışıyorum. Ancak bunları günyüzüne çıkarıp okuyucularla paylaşmak gibi bir cesaretim yok. Bunun yerine duygularımı daha rahat ve alenice ifade edebileceğim şiir tadında öyküler yazmaya çalışıyorum. Tabii ki duygu yoğunluğu sözkonusu olunca aşktan ve sevgiden bahseden öyküler yazmamak elde değil. Bunu özellikle üçüncü öykü dosyam Sürgün Öykülerinde (yayımlanmamış) daha yoğunca belirtmeye çalıştım. Sanırım aşk hayatımın bende hissettirdikleri öykülerimden daha da fazladır. Benim için aşk ve edebiyat herşeydir. -Simurg’un yeniden uçacak olmasının sizin için bir anlamı var mı?.. Ayrıca bize zaman ayırdığınız ve sorulara içtenlikle cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. -Simurg dergisinin sanırım beş sayısını okuyabildim. Batman gibi son zamanlarda adı intiharlarla anılmaya başlanan bir şehrin üstünde, Simurg kuşunun belli bir dönem dolanmasının edebiyat açısından faydaları olduğuna inanıyorum. Umarım bu uçuş daha da büyüyerek devam edecektir. Çalışmalarınızın devamını diliyorum... Gözde KARAASLAN *Simurg Dergisi Sayı 12 *Düş Yolcuları 1 - Kawa NemirTarih: 13/2/2006 11:30 Kategori: soylesi - yok Yorum - Yorum yaz - Bağlantı
-Şair Kawa Nemir İle Söyleşi-
-Bize Yıldız Çobanı Kawa Nemir’i anlatabilir misiniz? Birçok insanın hayranlıkla takip ettiği şair Kawa Nemir, iç dünyasında nasıl biridir; kırılgan mı, ince mi, duygusal mı, asi mi, inatçı mı..? Neden Yıldız Çobanı olmayı tercih ettiniz? Yüreğinize damlayan ilk şiirler sizde ne gibi etkiler yarattı? Bu zorlu serüvende gözyaşlarınızla imgeler yarattınız mı? İnsan Kawa Nemir’in pek de anlaşılmadığını düşündüğünüz oldu mu? O ırak kentten yola düşmenizle başlayan ve yıldızlara bağ kurmayla devam eden serüveninizi anlatabilir misiniz? -Her sorunun bir evreni vardır ve sanırım verilebilecek cevapların hepsi de birbirlerine akrabadırlar. Toparlayabilirsem ne mutlu bana... İngiliz şair Keats’in ünlü bir sonesi vardır, bir dizesi vardır beni her zaman çarpmıştır: “Parlak yıldız, ben de senin gibi değişmez olsam!” Şairin bir insan olarak zamana, mekana bir gerilla gibi direnme arzusu diyorum buna. Sürekli bir ölümsüz olmak arzusu, kendini umutsuzca, Apollonaire’nin deyişiyle, sonsuzluğun sınırlarında savaşmaya mecbur hissetmesi, diyorum buna. Bir şair bilincine ve edimine sahip olmak ve bir gün bunun farkına varmak, sanırım insanlık tarihiyle, onun dansı, ritmi yaratma süreçleriyle, önce doğaya karşı ortaklaşa verdiği savaşla ve sonra kentler ve uygarlıklar kuruldukça çevresini saran toplumsal ağa karşı örgütlediği sözel direnişle yakından ilgilenmek anlamına geliyor. Platon’un “Devlet” tahayyülünden ve Muhammed’in Şuara Suresi’nden kovulan şair, -elbette bundan kastım soylu ve iyi şairlerdir- insanın mağaradan çıktığı ilk günden bu yana çeşitli kılıklarda, bazan bir deli, bazan ölümsüz bir aşık, bazan bir devrimci, bazan da hayatını sürekli bir intihar gibi yaşayan bir Nerval olarak göğümüzde parlayan bir yıldızdır. Bu dediklerim duygusal bulunabilir ama bir şairi yaratan tüm fiziksel, biyolojik, toplumsal ve bir sürü etmenin bilgisine sahip biri olarak bunun öyle yabana atılacak bir yaklaşım olmadığında ısrar edebilirim. Tüm bunların ışığında ve okuyucunun anlamasını arzu ettiğimden atladıklarımın yardımıyla, bir şair olarak kendimi anlatmak belki de önce bir şiir duruşunu anlatmaya çabalamak demektir. Kırılganlık, incelik, duygusallık, asilik, inatçılık. Bunların hepsi de beni iyi tanımlayan sıfatlar. Hayatıma dair katmanlar. Beni sürekli acıtan, pazara çıkarmayı etik bulmadığımdan büyük bir suskunlukla Goethe ve Rilke ile paylaştığım yanlarım. Merak edilmesin, yazdığım şiir hemen herkese mal olacak, patlayacak ve ezberlenecek türden şeyler değil, işte o şiirde hemen hemen herkesin bireysel ve toplumsal macerasına dönüşen kendi hayatımı anlatıyorum. Bir şairin bencilceymiş gibi görünen aşkını anlatması bile, aslında bir şekilde herkesin oluyor. İlk şiirlerimi erken bir yaşta yazdım -yazdığımı sandığım ve şimdi çekmecemde, arşivimde olmayan ilk şiirlerim! Bir Kürdün mutlaka yazılması gereken uzun bir göç tarihi vardır. Ben bu yerleşememe talihsizliğine saldırı olsun diye, huzur bulayım ve bir yerde eyleşip ölebileyim diye, ailemin iki yüz elli yıl önce Gever’in (Yüksekova’nın) Pinyanişi dağlarından başlayan ve Ermenistan sınırlarından sonra İstanbul’da şimdilik bitmiş gibi görünen göç tarihini yazma sevdasına düştüm. Talihsizlik o ki bütün bu göç boyunca anadilimi yol boylarında ve kasaba bile olamayan sözde kentlerde yitirdiğimin farkına vardım. İlkin Türkçe yazdım. Acılı bir kuşağız biz, her yerde savaş ve şizofreninin içinde bulduk kendimizi. Bu nedenle tüm bu ilk şiirlerime politik saldırganlık ve “duygusuz bir duygusallık” hakimdi diyebilirim. Sonra anadilim Kürtçe’ye kavuştum 1993 yılında. Yani çocukluğumdan, altı yaşımdan sonra gördüğüm ilk Kürtçe rüyayı gördüğüm yıl. İşte gözyaşlarımın bana yazdırdığı ilk şiirlerimi ondan sonra öksüz bıraktım. “Parlak yıldız, ben de senin gibi değişmez olsam!” dedim ve kendi zigguratımı, Kürtçe dil duyarlığımın kulesini kurmakla meşgulüm hala. Tüm bunlardan sonra anlaşılmayı beklemek, çok şey istemek gibi geliyor bana. Duyumsadığım bir şey var, onu da Nietzsche söylemiş: “Bu ağzım bu kulaklara göre değil!” Yıldız Çobanı olmanın bana hatırlattıkları bunlardı. -Rewşen dergisi hayatınızda bir dönüm noktası oldu. Hem sizin bireysel hayatınızda, hem de Kürt edebiyatının bu denli zenginleşmesinde, olgunlaşmasında kuşkusuz Rewşen’in çok büyük bir katkısı var. Rewşen’den önce Kürtçe kitap bile doğru dürüst bulunmazken, bugün kitapçıların raflarını süsleyen yüzlerce kitap var. Cemil Denli ile beraber başladığınız yolculuğun bu denli çok değişim yaratacağını tahmin etmiş miydiniz? -Bütün bu dağınık edebiyat geleneğimiz ve birikimimiz içinde, sıklıkla düşünüyorum da acaba bir dergi, özellikle Rewşen, Jiyana Rewşen ve çıkan 3 sayısıyla Rewşen-name edebiyat dergileri neler getirdiler, yüzyılımızın sonunda bilinci darmadağınık olmuş Kürt okuyucusuna neler verdiler. Önceleri bir türlü bulamadığım, ulaşamadığım Kürtçe kitap ve dergilerin sıkı bir takipçisiydim. İstanbul’da okuyan, Türkçe ve İngilizce dil duyarlıklarını edinmiş kolejli bir Kürdün acayip sancıları... Kürtçe’ye şöyle bir dokunup, onu derleyip toparlama cesaretini arsızca düşünen bir genç. Düşünüyorum da herhalde Rimbaud’un duyumsayıp yazdığını ben de düşünmüşüm: “Keşke Kürt edebiyat tarihinde bir yerim olsa...” Sonra bir edebiyatın geleneğine daha derli toplu bakma fikrini Eliot’tan aldım. İngiliz edebiyatı okumuş olmam beni son derece cesaretlendirdi. Çok dağınıktık, el birliğiyle toparlamalıydık ve ben buna etkin olarak katılmalıydım. Ankara’dan gelip, ürkekçe de olsa, önce Mezopotamya Kültür Merkezi’nin kapısından ve sonra Jiyana Rewşen’in kapısından içeri girip bir kuşakla, kendi kuşağımla buluşmam, diyebilirim ki, çok hızlı gelişti. O heyecanı ve -şimdikilere haksızlık olmasın ama- devrim aşkıyla çalışan yüzlerce insana katılmayı hiç unutmayacağım. Bugün dar da olsa bir edebiyat çevresi varsa, sanırım bunda yıllarca editörlüğünü yaptığım Jiyana Rewşen’in büyük bir katkısı var. Belki bu dergi, bu edebiyatın dağınık geleneğini toparlama gücünü gösteremedi; fakat Renas Jiyan, Rodi Zerya, İrfan Amida, Lal Laleş, Kejo Bajar, H. Kovan Baqi, Yaqob Tilermeni, İbrahim Seydo Aydoğan ve Dilawer Zeraq gibi bazı yeteneklerin kendilerini ifade ettikleri bir platform haline geldi. Bunun böyle olmasında derginin mutfağında kısa da olsa beraber çalıştığımız Cemil Denli, Zahir Kayan ve yıllarca beraber çalıştığımız A. Rahman Çelik ve birçok arkadaşın büyük rolü oldu. Ve sanırım az da olsa bazı şeyleri değiştirdik. En azından imgeye dayanan şiir, dünya şiiri ve çeviriler için -tüm geri anlayışlara rağmen!- bir tartışma ve yayın platformu olduk. Şimdi dönüp baktığımda, bu işlere girişecek her genç kalem için biraz tecrübenin biriktiği bir alan ve arşiv görüyorum. Özellikle Jiyana Rewşen’i edebiyat topluluğu babındaki keskin değişimi ifade açısından son derece önemli buluyorum. -Sizce Kürt edebiyatı evrensel çizgiyi yakaladı mı, yoksa daha emekleme döneminde mi? Bu noktada Kürt şiirini nasıl buluyorsunuz? Bize Kürt şiirinin bir analizini yapabilir misiniz? -Kürt edebiyatının yerellik-evrensellik tartışmasından ziyade, bireysel yeteneğin kendi geleneğiyle bağ kurması konusunda sıkıntısı var. Kürt yazar bireyinin iki önemli dezavantajını size açıkça söyleyeyim: Bir, Kürt yazarı dil dünyasında, siyasal ve sosyal sınırları koşullayan coğrafik bölünmüşlükte, edebiyatı kemiren politik tercihini açıkça yapmak probleminde devrim yapmalıdır. Kürtçe’nin bütün lehçeleri ve alfabe sorunu onun sorunu olmalıdır, bunun üzerine gitmelidir. Kürtçe’nin içinde düşünmelidir. İki, Kürt yazar bireyi dünya edebiyatıyla o dillerle doğrudan bir bağ kurmalıdır, birkaç Doğu ve Batı dilini yaşamına sokmalıdır, çeviri yapmalıdır, kendi anadilini ve en önemlisi, dil üslubunu o işlenmiş diller karşısında denemelidir. Bu bağlamda, şiirin yurdunda yaşadığımı vurgulamam gerekiyor! Kürt şiirini düşünürken, Kürt şiiri de dünya şiirine kendi zengin anlatım gücüyle katılmalıdır, diyorum. Kürtçe’de sentaks hala çok dar, kelime arkeolojisine dayanan katmanlı, metaforik anlatım ne yazık ki hala Kurmanci ile yazan birçok şairimizin farkında olmadığı bir gereklilik. Ben, anlatıma ve dile sızan şiddetin karşısındayım. Şiddete karşıtlık, linguistik arınma ile başlamalı! Bütün diğer şiirler gibi Kürt şiirinin de yazılı ve uzun da sayılabilecek bir tarihi var. Size ezberlenmiş ve bir çırpıda söylenen Baba Tahire Uryani, Melaye Cıziri, Feqiye Teyran, Ehmede Xani, Nali, Goran ve Cegerxwin tekerlemesini açmama gerek yok. Kürt edebiyat tarihi böyle yazılamaz! Bunun felsefeyle, arkeolojiyle, bölge ve dünya şiir tarihiyle buluşturulması gerekiyor. Örneğin hala elimizde kaynağından modern zamanlara kadar ki Kürt şiirini gösterecek bir antolojimiz yok. Antoloji fikri, daha önce bir yerde bahsetmiştim anlaşılmamıştı, derleyip bir profil çıkarma açısından ertelenemez bir görevdir. Bunları derken, kendime bir rol biçtiğimi ve bunu yavaş yavaş uygulamaya koyacağımı belirtmek de istiyorum. Elimizde yeterli veriler olmadığından ve bunun sınırlarının da çok geniş olduğunu bildiğimden, Kürt şiirinin kendi geleneğiyle ve dünyayla yeterince bir bağ kuramadığını belirtip geçmek istiyorum. Evet, bu dilde yazan yüzlerce şairimiz var, ama bir tane şairimiz kendi veya bu yazılanlar üzerine tek kelime yazmıyor. Varsa bir gelişim seyri, bu şimdilik belirsizdir. -İlk kitabınız ‘Gılgamış Destanı’ydı. İngilizce’den tercüme ettiğiniz bu kitap pek ilgi görmedi. Birçok insan, çevirinin dil ve edebiyat üzerinde yarattığı etki ve dönüşümün farkında değil. Örnek vermek gerekirse, Modern Türk Edebiyatı bugünkü gelişimini ve gücünü çeviri metinler sayesinde elde etmiştir. Fakat, Kürtçe okuyanlar bu tür metinlere pek sıcak bakmıyor. Bunun sebebi nedir sizce? -Biraz asabi bir cevap vereyim: Sanırım birçok anlamda, Kürtler kadar kendi köklerine ve gelişmenin yasalarına düşmanlaştırılmış başka bir toplum yok yeryüzünde. Edebiyat gibi büyük bir sabır gerektiren bir işte, -Kürt realitesi hala böyle!- aylık siyasi dergilerde edebiyatla alakaları olmayan bir çok abimiz ve ablamız ahkam kesiyor. Herkesi insafa davet ediyorum. Bir dilin edebiyatını o dilin yazarları ve şairleri yaratırlar! Çevirinin gerekliliğinden bahsetmeme gerek yok, dilimde tüy, kalemimde mürekkep bitti bundan bahsede bahsede. Kürtçe’nin şairi ve bu dilin Kurmanci lehçesine yaptığım yüzlerce çevirinin çevirmeni olarak, çevirinin zorunluluğundan değil, kapsamlı bir Çeviri Hareketi’nden bahsediyorum. Bir çeviri dergisinin kurulması gerekiyor; bu, benim ve ciddi çeviriler yapan bir çok arkadaşın gerçekleşmesi o kadar da zor olmayan bir düşü. Bütün dünya klasikleri artık Kürtçe de okunmalıdır. Siz asıl o zaman seyreyleyin edebiyat nasıl gelişir. Kürtçe yazılmış, Kürtçe ile buluşmuş her metin kesinlikle okunabilir. Okunduktan sonra o metnin o dile getirdiklerinden ve ne ölçüde başarılı bir çeviri olduğundan bahsedebiliriz. Etrafımızda yaratılan bu belirsizlikler ve ne yazık ki bunda bile kendini dayatan politik yaklaşımlar, bu kör tartışmanın asıl sebebidir. Bir de herkese faydalı olacak bir bilgiyi yakınlarda yitirdiğimiz sevgili Tomris Uyar vermiş. Borges ve daha nice büyük yazarı çeviren öykücü Uyar, “Anadilimi öğrenmek için çeviri yapmaya başladım.” demişti. Bu gerçeği anlatabilecek daha iyi bir söz bilmiyorum. Yeterince açık sanırım! -İlk şiir kitabınıza ‘Selpakfiroş-Selpaksatıcısı’ ismini verdiniz. Yılların birikimiyle oluşan bir kitap bu. Selpakfiroş’ta, memleketinden uzak düşen ve tanımadığı, anlamadığı kapitalist kentte hayatın kıyısına sürüklenen insanın, hatta çocukların dramını anlatıyorsunuz. İnsanların arasına devasa duvarlar ören, duygusuz, otomat bireyler yaratan, yabancılaşmayı derinleştiren kapitalist çarka karşı atılan bir çığlık mı bu? Bize ‘Selpakfiroş’u biraz anlatır mısınız? -“Selpakfiroş” bir çok aşamadan geçmiş, bir kere 1998 yılında Jiyana Rewşen dergisinde omurgası yayımlanmış, sonra defalarca yeniden yazılmış, yedi yıllık bir zamanlar ve mekanlar toplamından süzülmüş bir şiirdir. Bir kere, sinemanın bir metne verebileceği birçok imkanın denendiği bir anlar, geri dönüşler ve flaş patlamaları toplamıdır. Teknik olarak böyle, fakat bu şiirin karşı durduğu binlerce şey içinde bence en önemli olanının işaretini vermek isterim: Bu şiir, işlek olamamış bir dilin kentlerle olan cebelleşmesidir. Benim kendime yaşamımda problem addettiğim gerçektir. Yaşadığımız kaosun yine kaotik bir metinle düzenlenmesidir. Metnin altında gezinen ve defalarca okundukça, okuyucunun hayatına katıldıkça ve sızdıkça kendini ele veren, ince düşünülmeye çalışılmış bir şiir planı var. Yazdıklarım kulağa değil, bilince ve dilsel uyanıklığa hitap eden metinlerdir. Dilimde devrimi hedefledim ve yaşadığım dönem, sahip olduğum toplumsal ego bunu yapmam için de müsaitti. Bunu ne kadar başardığımı, bu metnin neyi ne kadar değiştirdiğini görmek için zamana ihtiyacımız var. Ancak şimdiden kesin gibi olan bir şey var: Bu dil, yeni bir dil. Yeni bir dil, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Dilimiz kendi içinde dönüşüp yoğunlaştıkça yaşamlarımız değişecektir. Bir not ekleyebilirim. Bu şiirin ismine bıyık altından gülenlere rastlıyorum. Bu şiirin ilk dizesinin yazıldığı ana hürmeten şiirin ismine hiç dokunmadım. Bu anın ne olduğunu şimdilik açıklamıyorum. Sanırım böyle gülenler, o şiirin katmanlarını hiç okumayanlar. -Etkilendiğiniz bir ekol, şair veya yazar var mı? -Tüm şairler birer yıldız gibi, zamanın gökyüzünden birbirlerine göz kırparlar. Rahlelerinin önüne kurulup onları okuyarak, hatmederek ve eski bir Arap şairinin dediği gibi, onların kelamını unutarak, onları yeniden yazarak onlara katılırız. Bu bilinci edinmek için abartmadan, sabırla ciddi okumalardan geçmek gerekiyor. Ben, ilk gençliğimden bu yana her an bu aşamalardan geçeduruyorum, onlarla öle öle yaşamımı uzatmaya çalışıyorum. Bu nedenle en çok şiir okuyorum, şiirin ve insanlığın sözel ve yazılı tarihinin her sorunu, benim sorunumdur. Şöyle net bir ayrıma gidebilirim: İçinde düşünce olmayan soysuz şiiri hemen mahkum ederim. “Yeryüzünün aşkın yüzü” olamamasının nedeni olarak görürüm böyle “poz veren” şairleri. Erkek cinsinin zorbalığını üreten, kadının “yuvarlak hatları”na, “memenin sıkı tarihi”ne odaklanmış porno şairlerdense, Emily Dickinson’a, Sappho’ya, Furug’a ve Sylvia Plath’a adanmayı tercih ederim. “Ve acıdan dili tutulunca insanın, bir tanrı/ Çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş” diyen Goethe ile yoldaş olmaya çabalıyorum. Çıtayı yükseltmek gerekiyor; Rilke’nin sancağı yerde kalmamalı! Yeats’in anlatımdaki ustalığı, Keats’in ölümsüzlük arzusu, William Blake’in ışıltılı kapkara dünyası, Eliot’un ve Pound’un şiirdeki teknik devrimi, Dante ve Shakespeare, Ehmede Xani, Melaye Cıziri çağları, Mevlana, Homeros ve Vergilius, Kavafis, Ritsos ve Seferis, Ehmed Huseyni, Goran ve Şerko Bekes anlaşılmalı, diyorum. Etkilendiğimi varsayabileceğim bir ekol veya şair-yazar şudur, budur diyebilmem mümkün değil. Yeryüzünde açık gözlerle, aralık dudaklarla ve kalben bakıyorum tüm bu saydığım yıldızlara. -Şiirde neyi hedefliyorsunuz? Bir çeviri ustası olarak şiirlerinizi başka dillere de tercüme etmeyi ve daha geniş kitlelere ulaşmayı düşünüyor musunuz? -Şiirde, Kürtçe şiirde devrimi hedefliyorum ve bunda bir damla kadar katkım olsun istiyorum. Milyonların algısına seslenebilen sıkı şiirler, bilinç dünyamıza dokunabilen, insanlarımızı halay ve govend çağından kurtaracak, bizi boş övgüden, kof sövgüden arındıracak dizeler hedefliyorum. Benim iddiam bu kadar açık. Cegerxwin’in yüzyılı, bir matkap gibi beynime giriyor. Bilincime yapışan rehaveti atacak her denemeye varım. Çevirideki ustalığım ne kadar doğru kestiremiyorum, ama herhalde üzerine eğildiğim metni yer yer kavradığım olmuştur. En azından on yılı aşkın bir zamana yayılan iki bine yakın seçme şiir çevirisinden sonra bu böyle... Kuşağımın ve benim yazdıklarımın, başka dillerin şairleri ve öykücüleri tarafından çevre dillere ve en azından İngilizce’ye çevrilmesini çok arzuluyorum. Belki bu yakın zamanda mümkün olur, umarım olur. Ama ben daha çok İngilizce denilen o güçlü kanala güveniyorum, bazen bazı şair arkadaşların metinlerini çevirmeyi deniyorum. Ama şimdilik çok kapsamlı bir antolojiye bürünmesi mümkün gibi görünmüyor, çünkü öncelikle 2004 yılının baharına kadar bitirmeyi planladığım, sanırım bin sayfayı aşacak iki ciltlik İngiliz ve Amerikan şiiri antolojisine ve ona yakın şairden seçkilere nokta koymam ve yayımlamam gerekiyor. Böyle bir projeye el atacak cesur çevirmenlere elimden gelen katkıyı yapabilirim. Tabii bu arada yazılmayı bekleyen şiirlerim var, onları da unutmamak gerekiyor! -Bir yayınevi açıyorsunuz. Bildiğim kadarıyla şu an elinizde çok iyi dosyalar var. Bu dosyalar ne zaman okurla buluşacak? Bize yayınevinizin çizgisini, ilkelerini, amacını, farklılığını anlatır mısınız? Neden bir yayınevi açma gereksinmesi duydunuz? Kesin olan bir şey var. Geldiğimiz toplumsal dönem, bize yeni ve genç seslerin ortaya çıktıklarını söylüyor. -Yeni ürünlerinizin olduğunu biliyorum. Bu ürünleri biraz anlatır mısınız ve bunlar ne zaman okura ulaşacak? -Yayına hazır ve yıl sonuna yetişecek üç yeni çevirim var: T. S. Eliot’un 49 seçme şiiri, Walt Whitman’ın 101 seçme şiiri ve Ezra Pound’dan bir seçmenin olacağı bir başka kitap. Yeni bir şiir kitabım var: “Gilgamêşê Li Ber Dêrî”. Derler ya, uzun soluklu bir şey... Fakat yayın tarihi belli değil. Öykü yazmaya çalışıyorum. 2005’e kadar bitirmeyi planladığım dört öyküm var. Olursa onlar da kitaplaşacak.
Gözde KARAASLAN *Simurg Dergisi Sayı 13 |
![]() |