*Düş yolcuları 3 - Yazar Nihat Dağlı

Tarih: 16/2/2006 07:10 Kategori: soylesi - Yorum yaz

-Yazar Nihat Dağlı İle Söyleşi-

 

-Nihat Dağlı, özgeçmişine dair bize neler söyleyecek?

 

-Annem, doğurduğu on iki çocuktan biri olan beni hangi ay ve yılda doğurduğunu hatırlamıyor. Nüfus kaydımdaki bilgiler doğruysa, 27 / 03 / 1966 tarihinde Mardin'in Mazıdağı ilçesine bağlı Duraklı köyünde doğdum. Köyümüzün dibinde akan bir ırmak kenarında bulunan köy ilkokulunda ilk öğrenimimi bitirdim. Babamın iznini almadan, köyden bir amcanın yardımıyla Diyarbakır'ın Çınar ilçesine bağlı Aşağı Konak Ortaokulu'na kaydımı yaptırdım. Oradan Adana'ya yolum düştü; Borsa Lisesi'nde öğrenimim devam etti. Bu sırada sivil bir okumanın kapıları aralandı bana; edebiyat okumalarım başladı. Her lise öğrencisi gibi bir sınavla başka bir şehre uzandım. 1984 yılında İzmir'de, yanlış bir tercihle iki yıllık bir okula (Adalet Yüksek Okulu) kaydımı yaptırdım. Kaotik bir kentin göbeğinde oluşan ilişkilerde ayağa düşmeme çabası içinde oldum; kitaplara daha fazla sığındım. Kitaplığım renk kuşağı içindeydi; doğudan batıdan sesler duyuyordum ondan. Babamı kaybettim sonra... Kendimi bulmaya çalıştığım bir zamanda, kalabalık bir nüfusun beklentileri beni işaretliyordu. Zor bir dönem başlamıştı benim için... Askerlik sonrasında memuriyetin darlığı içinde buldum kendimi; İzmir Defterdarlığı'nda memurdum. Sivil okumalarım devam ediyordu; hayatın önüme çıkardığı sorular, boşluklar, hüzünler, aşklar... kitabın yanıbaşında durmakla dayanılır oluyordu. Küçük Prens'i çok sevdim. Bu sırada konuşmaya (yazmaya) başladım; içimde gezinenler yazı olup dergi ve gazetelerde yerini aldılar. Memuriyetim anlamsızlaşmıştı, ayrıldım. Bir derginin yazı işlerindeydim artık; buraya yazılar yazıyor, okuyucularla bir paylaşım gerçekleştiriyordum. Kırk altı sayı yayımlanan Harman dergisinin (Mustafa Kaylı'nın sahipliğini yaptığı) çalışmaları içinde bulundum. Kitaplar yayımladım. (Hiçkimseye Mektuplar.. Hiç, Yoktan İyidir.. ve şimdi Elveda Oblomov) İzmir'de yaşıyorum, daha çok Kızlarağası Hanı'nda dinleniyorum. Yolculuk devam ediyor.

 

-Yeni kitabınız hayırlı olsun. 'Elveda Oblomov'u biraz anlatır mısınız?

 

-Teşekkür ederim. Kitap daha yeni çıktı, gevrek gevrek... Bu kitapla ilgili ilk söyleyişimi Simurg'a yapıyorum... Beni mutlu kılan bir çalışma oldu Elveda Oblomov... Kitabı oluşturan her cümlenin karşılığı var bende. Kitapta ben varım, yani hikayem.... Birinci sorunuza cevap verirken anlattıklarımın içini dolduran şeyler... Nihat Dağlı, hayatı ve kendini fark ettiğinden bu yana yaptığı içsel yolculuktan notlar aktarıyor bu kitapta. Hayatı okuyor; yaşadığı 'an'ı anlamlı kılarak sürdürdüğü yolculuğuna dair şeyler anlatıyor, kalbini bir kez daha okuyucuya açıyor.

 

-Oblomov, hantal, bezgin bir karakter olarak bilinir. Aşk ise dinamizm-hareket isteyen bir durum. Neden 'Elveda Oblomov/bir aşk yürüyüşü...'?

 

-Oblomov, bildiğiniz gibi İvan Gonçarov'un romanı, aynı zamanda roman kahramanın da ismi... Bir roman kahramanına elveda çekilir mi, ve bu elveda niye bir kitaba isim olsun? Oblomov, kahramanı olduğu romanın sayfalarında yaşamıyor sadece, etrafımızda akıp giden hayatın içinde de geziniyor. Hayatı algılayış biçimlerinden biri de 'oblomovluk'tur. Oblomov ya da oblomovluk, ikisi de hayata dair şeyler...

Oblomov, sahici bir problemi olmayan, elinin altındaki imkanları tüketerek yaşayan, can sıkıcı bir hayatın silik bir figürü... İnsanın hayat ve kendi varlığı üzerine düşünmesiyle birlikte tanıştığı kaygıdan uzak olduğu gibi, coşku ve hazzı da tanımıyor. Bir kumru gibi başını kanadının altına sokuyor ve öylece kalıyor. Tavan arasının izbeliğinde geçirdiği hayatı sırtında bir yük gibi taşıyor. İçinde ne yakıcı, ne de kurtarıcı hiçbir ateş yanmıyor. 'İçimdeki ateş, yakacak hiçbir şey bulamayınca kendi zindanını yaktı ve söndü' diyor. Bütünüyle sönmüş bir hayatın kahramanı o; yıpranmış bir elbise gibi duruyor orda.

Zaman zaman biz de ona benziyor, 'oblomovluk' yapıyoruz. Bizi yaşatan heyecandan, üzerinde durduğumuz zeminden, yaslandığımız ve ondan beslendiğimiz anlamdan uzaklaşıveriyoruz birden. Hayatımız kabusa dönüşüyor. 'Bitti,' diyoruz, 'her şey bitti!' Oysa biten bir şey yok. Heyecanımızı, üzerinde yaşadığımız zemini, hayatta bulunuşumuzu anlamlandıran yolculuğu yarıda bırakmış olmamızdır, hayatı bizim için kabusa dönüştüren. Bizi hayata ilikleyen aşkı yitirmişizdir. Aşk olmayınca, hayatın yakasından düşüveriyoruz. Hayatta hiçbir şeyin karşılığı olarak gelmeyince, var da olamıyoruz.

Var olmak ve var kalmak kaygısından besleniyorum. Bütün bir ömrü, 'oblomovluğa hayır'la geçirmek gerektiğine inanıyorum. İnsanı yaşatan o muhteşem durumu, aşkı üst başlık edinerek yaşıyorum. Aşk olmaktan, hayatı bir aşk yürüyüşüne dönüştürmekten bahsediyorum. 'Aşk olsun' diyorum... Her zaman... Bu yüzden Elveda Oblomov...

 

-Yazarların çoğu gerçek yaşamda yakalayamadıkları aşkları yazılarında işlerler ya da yazılarında idealize ettikleri aşkları gerçek yaşamda yaşayamazlar. Bu yüzden çoğunlukla kısa ve mutsuz aşklar yaşarlar. Nihat Dağlı'nın yaşamında aşk nasıl bir şey?

 

-Evet böyle bir şey var, yazar ve yaşam uyuşmazlığından bahsedilebilir. Yazar da insandır, hayat dediğimiz şey onu da içine alıyor, o da hayata maruz kalıyor. Ancak yazarın çok önemli bir farkı var diğer insanlardan, herkesten... 'Herkes' dediğimiz insan türü, yazarı da kapsayan hayatın zaruretleriyle, sorularıyla karşılaşsa da bunları kendine sorun yapmıyor, hayat üzerine düşünmüyor, sadece yaşamaya bakıyor. Çoğunluğun hayatla ilişkisi karmaşık değildir, sade ve nettir. Doğar, gelişir ve ölür. Evlenir, çocukları olur. Kışta üşür, baharda pikniğe gider. Öyle istediği için değil, öyle uygun görüldüğü için birkaç yılda bir oy verir, canı sıkılır seçtiklerinden, ama aynı adamları yine seçer. Takım tutar, loto oynar, televizyon seyreder. O sadece bir kalabalıktır; ne düşündüğü, ne hissettiği kimileri için çok da fazla önemli değildir.

Yazar dediğimiz varlık ise böyle bir şey değildir. Canı sıkkın bir adamdır bir kere... Rahatsızdır, ve durmadan rahatsız eder. Gelip gelip kendisine dokunan hayattan geriye sorular kalır yazara. Hayata maruz kalırken sorular büyür içinde. Çocukken çevresine sorduğu soruları unutmaz, büyüdükçe soruları da büyür. Anlamadığı, anlam vermediği bir hayata katılmaz, dışında kalır. Kalabalık sorgusuz sualsiz hayata karışırken, o sorularının gerilimiyle hayatın kıyısında asılı kalır. Sorularının ardına düşer, bulduğu her cevap bir çok yeni soruya sebep olur. Kalabalık seçici davranmazken, açgözlüler gibi hayatın hepsine atılırken, yazar seçici olur, anlamlı kıldığı bir hayatı seçer, onu çoğaltma mücadelesini verir. Şöyle diyebiliriz: Kalabalık hayatı yaşarken, yazar hayata anlam arar, anlamlı bir hayatın izini sürer. Bu sebeple o hep bir yabancıdır, kalabalığın dışında biraz marjinal durur, duruşuyla muhalefeti besler. Bu tavrı kalabalığı rahatsız eder. Marjinal, muhalif ve yabancı olan yazarı içine almaz kalabalık, dışarıya iter. Yazara bundan bir sürgün olarak yaşamak kalır.

Aslında bu çok doğaldır, parçası olduğunuz bir hayatı anlamanız mümkün değildir. Parça, oluşturduğu bütün hakkında nasıl bir şey söyleyebilsin? Ancak dışında kalıp, seyrettiğiniz, gözlemlediğiniz bir şey hakkında konuşabilirsiniz.

Yazar bir anlamda var olan bir hayattan çok, anlamlı kılarak oluşturduğu zihinsel bir hayattan aşklar üretir, anlamlı bir hayattan anlamı olan bir aşk çıkarır. Yazar katılmadığı, dışına itildiği bir yaşamın ortasında görünen bir aşk biçimine katılmaz. Eğer kısa ve mutsuz aşklar yaşıyorsa, bu onun ayrı bir dünyanın insanı olduğunu gösterir. Kalabalıktan birinin, kalabalık tarafından dışarıya itilen biri olan yazarla bir yolculuğa çıkma, bir aşk yaşama şansı çok azdır. Eğer, 'ama yazar kendi türü arasında da mutlu bir aşk yaşamıyor' dense, buna da katılırım. Çünkü aşk ne yazık ki trajik bir şeydir. Sonuçta aşk ilişkisi, insanın bir anlamda kendinden vazgeçişidir, kendini sevdiğine katmasıdır. Oysa yazar dediğimiz adam, kendini var kılmaya adayan biridir. Kendini var etmek aşkına tutulmuş biri, kendini başkasında eritmek demek olan bir aşkla karşılaştığı her seferinde bocalar.

Nihat Dağlı aşkı nasıl görüyor, nasıl bir aşk yaşıyor? Bahsedilen trajik aşka dair büyük sorunlar yaşadı, yaşıyor. Aynı zamanda bu trajik aşkı önemsiyor da, bu aşkın insana kattığı çok şeyin olduğunu düşünüyor. Bir de 'aşık olmak'tan başka, 'aşk olmaktan' da bahsediyor. Aşk olmak, yani insanın aşk hali... Aşkın insanın bir edimi olmasından değil, insanın aşkın bir edimi olmasından söz ediyor. Anlamaya çalıştığı her şeye dönüşmekten... Hayat, deniz, martı, kadın, acı ve hüzün kesilmesi... Yoğun bir empati durumu... Anlamaya çalıştığı her şeyi kendine, kendini her şeye katması... Bir Batmanlıyla Batman olması; Batmanlının acısını, hüznünü, coşkusunu yaşaması... Aradaki mesafeyi kaldırarak, farklılıkları aşarak 'bir'leşmesi...

 

-Nihat Dağlı'yı belirli bir kesim tanıyor, okuyor. Oysa yazılarınızda bir kesimi değil, evrensel değerleri işliyorsunuz. Önyargılara mı kurban oluyorsunuz?

 

-İnsan ilişkilerini belirleyen önyargıların olduğu bir gerçek. Herkes kendini önceliyor; 'öteki'yi kendine çağırıyor; kendisini temel doğru kabul ederken dışındakileri 'doğru'dan yoksun zavallılar olarak görüyor.  Kendime geleyim... 'Bana karşı önyargılı davranıyorlar' diyemeyeceğim. Çünkü önyargılı davrandığını düşündüğünüz insanların farkımda olduklarını düşünmüyorum; benimle karşılaştıklarında önyargılı olacaklar mı, bilmiyorum. Sonuçta hepimiz bir kesimin içindeyiz ve bu kesimin dışına doğru yürüyoruz. Evet bir yerde duruyorum, bazı insanlarla birlikteyim. Kendim ve hayat üzerinde düşünüyor, kendimi ve hayatı yazıyorum. Bugün Simurg'a ulaştım, yarın başkasına ulaşacağım, diye düşünüyorum.

 

-Edebiyatta etkilendiğiniz bir isim veya ekol var mı?

 

-Bir yolcuyum ben... İçine bırakıldığım hayatın sordurduğu sorulara cevap arıyorum. Bulduğum cevaplarla hikayemi oluşturuyorum. Bu hayatı bir soru olarak düşünen herkes benim için önemlidir; buldukları cevapları merak ediyorum: Hayatla nasıl bir soru(n)ları olmuş, hangi cevapları bulmuşlar, bunu nasıl ifade etmişler, merak ediyorum. Bu anlamda doğudan batıdan çok şey okudum, okumaya devam ediyorum. Varoluşçu felsefe, doğu-batı klasikleri, anarşist düşünce, Dostoyevski, Mevlana, Said Nursi... bana çok şey kattılar. İnsanı ve hayatı merkeze alan bütün zihin ve metinlere kendimi yakın hissediyorum.

 

-Neden 'hiç'? Hiç, yoktan iyi midir?

 

-Modern zamanlar, çok abartılı ve vurgulu bir söylemle sesleniyor bize, 'içinizdeki devi uyandırın' diyor; birer dev olmamızı istiyor... Bir numara olmak, bu çağın temel bir rüyası... Büyümek, daha çok büyümek... Her şeye sahip olmak, hükmetmek... Bir egemen güç olmak her şeyin üzerinde... Rakip olarak görünen her şeyi tepelemek, aşmak, geçmek... Bu rüya aydınlanmacı düşüncenin bir çocuğu, ondan besleniyor. Sonuçta bu rüyayla sarhoş insanlar, küçücük tanrılar oldu. Bugün Amerika bu küçücük tanrıların ülkesi, tanrı ülke... Saldırıyor, vuruyor, öldürüyor... Kendinden başka bir numara görmek istemiyor, tek efendi olmak peşinde...

Ama görünen o ki, bir egemen olarak VAR olanların dünyasında YOKlar hüküm sürüyor. İnsan yok, çevre yok, huzur yok, paylaşım yok, aşk yok... Yıkım var, ölüm var, savaş var, kirlilik var... Bir egemen olarak VAR olmak YOKları çoğalttı. Ben, daha doğrusu, yaşanılır bir dünya, anlamlı insani bir durum isteyenler, egemen olma düşüne sahip varolma biçimine itiraz ediyorlar. İnsanın kendi üzerinde yeniden düşünmesini istiyorlar. Birer tanrı olmadığımızı, varlık üzerinde hakimiyet kurma gibi bir hakkımızın olmadığını düşünüyorlar. Yaratılmış olma noktasında bir köpekle aynı kaderi paylaştığımızı, yani her şeyle birlikte bir yaratılan olduğumuzu söylüyorlar. Biz insanların ve her şeyin sonuçta bir ailenin farklı bireyleri olduğumuza dikkat çekiyorlar. Bu tez, içimizdeki egemen olma virüsünü frenlememiz, bu benimizi 'hiç'leştirmek gerektiğine işaret ediyor.

Kendimizi terbiye ettiğimizde, şişkinliğimizi düşürdüğümüzde, bir numara ve büyük değil, iyi adam olduğumuzda kavga etmeyeceğiz, paylaşacağız... öldürmeyeceğiz, anlamaya çalışacağız, anlamaya çalıştıkça seveceğiz... Eğer seversek, sevdiğimiz şeyi de var edeceğiz... Dünyayı, insanları, aşkı, barışı... Eğer VAR yok ediyorsa, HİÇ var edecektir diye düşünüyorum.

 

-İzmir, Kızlarağası Hanı, deniz ve martılar... Bir kara adamı olarak İzmir ve deniz sizde ne gibi tutkular yarattı? Neden bir martı olmayı tercih ettiniz?

 

-Kara adamı... Hoş bir tanımlama... Denizi olmayan, dolayısıyla insanda çekip gitme duygusunu geliştirmeyen dağlı, uzayıp giden ovalı bir coğrafyanın insanı kendini hep tutuklu, sınırlandırılmış hisseder. Dağ hemen yanı başında uzanır, sırtını dağa dayamış bir ihtiyar gibi derin düşüncelere dalmış yerleşim birimlerinin hüznünü paylaşır. Durduğu yer yetmemektedir, çekip gitmek istediğinde dağ büyük bir engel gibi karşısında dikilir. Dağa doğru yürümek, doruğa çıkıp dağın öte yakasında duran dünyayı gözlemlemek için yeterli gücü kendisinde bulmaz. Bunun için içine sığınır, orada bir yolculuk başlatır. Bir derinlik insanıdır kara adamı bu yüzden. Kum çölü mesela, bir çok masal taşır içinde. Deniz mitolojinin vatanıyken, kum masalın...

Bir kara adamının bir gün yolu denize düşerse, denizin yanı başında kurulan bir kentte yaşamaya başlarsa, o güne kadar bastırdığı, derinliğinde uyumaya yüz tutmuş çekip gitme duygusu dirilmeye başlar. Yavaştan bir serüven büyür içinde, ufaktan çekip gitmeye hazırlanır. Bach'ın Martı'sını hatırlar mısınız, bilmem. Annesinin kendisine bir kader olarak belirlediği alanın içinde uçmaktan sıkılan, uzakları merak eden ve bir gün uzaklara uçup giden bir martının hikayesi anlatılır orda. Kara adamı böyle bir martının duygularını paylaşır denizle... Artık önünde bir dağ yükselmiyordur. Sonsuzluğa uzanan gökyüzünün dibinde ufku belirsiz bir deniz akıyordur. Gemiler, çığlık çığlığa uçuşan martılarla birlikte alıp başını gider uzaklara... Gider ama büyük bir kaygı da duyar içinde... Tıpkı Bach'ın Martı'sı gibi, annesini merak eder; kara coğrafyanın içine oturttuğu yerleşikliği hisseder, göçebeliğin zorluğu canını acıtır. Doğu ile Batı arasında kalmak gibidir, kara adamının denizle yan yana yaşaması...

 

-Doğduğunuz toprakları özlüyor musunuz? Genelde Mardinli yazarların Mardin ile duygusal bağları vardır. Sizin böyle bir bağınız var mı?

 

-Çocukluğuna karışan, çocukluğunu kuran coğrafyayı özleyen, bir gün ziyaret için dahi olsa oraya gitmek isteyen her insan gibi özlüyorum Mardin'i... Zaman zaman gidiyorum... Her gidişimde aklıma Homeros'un, bir geri dönüş destanı olan Odysseus'u düşüyor; Mardin benim İthaka'm, sevgili Penelope'm oluyor. Bütün bir çocukluğuma yürüyor gibi hissediyorum kendimi.

Birkaç gün önce Milan Kundera'nın Bilmemek romanını okuyordum. Orda göçmenlik durumu, nostalji ve sıla hasreti etrafında dönen hikayeler anlatılıyordu. Çocukluğunun geçtiği yerden, memleketinden uzağa düşmüş herkeste bir garip nostaljinin başladığını söyleyen Kundera, 'nostaljinin temelinde bilmemek var, nostalji,  bilmemenin acısı olarak ortaya çıkıyor' diyor. İnsan, 'çocukluğumun coğrafyasında neler oluyor acaba?' diye sorar. Bu soru merak ve sıla hasretine dönüşür. Benim de Mardin'e olan özlemimde böyle bir şey sözkonusu...

 

-Yazılarınız ile okuyucularınız arasında güçlü bir bağ var. Sanki her yazının bir sahibi ve gizli bir dili varmış gibi. Yazılarınızdaki samimiyet mi bu etkiyi yaratıyor, yoksa gerçekten o yazının bir sahibi mi var ve siz ona ulaşma çabasında mısınız?

 

-Yazdıklarıma, hayatın sordurduğu sorulara cevap ararken bulduğum cevapların bana yazdırdığı metinler diyorum. Okuduğunuz bütün metinlerim yazmak zorunda kaldığım şeylerdir. Yazmadan rahat edemediğim şeyler... Yazar olmak gibi bir düşüncem olmadı başta. Daha önce söylediğim gibi, kendim ve hayat üzerine düşünen bir yolcuyum ben; kendimi ve hayatımı anlamlı kılmaya çalışıyorum. Yolculuğumu sürdürürken yaşadıklarım, okuduklarımdan sonra bende kalanlar beni konuşmaya, yani yazmaya zorluyor. İnsan paylaşma ihtiyacını hisseder, kalbimde birikenleri paylaşma ihtiyacını duyuyorum ben de, kalbimi açıyorum insanlara. Okuyucuya büyük laflar etmiyorum, reçete sunmuyorum. Okuyucu bir adamın hikayesini, yolculuk izlenimlerini okuyor metinlerimde; insanı ve hayatı konu edinen şeyler olduğu için yazdıklarım, kendisini buluyor okuduklarından... İmza günlerimde, 'sizi okurken müthiş bir hüzün ve coşku duydum, yazdıklarınızda kendimi buldum' diyen çok okuyucuyla karşılaştım. Bu beni fazlasıyla sevindiriyor. Sanıyorum okuyucu, kendisine büyük laflar etmeyen sahici şeylerle, hayattan beslenen metinlerle daha sıcak bir yakınlık kuruyor.

 

-Nihat Dağlı neden bu denli mütevazı? Bir çok insan defalarca sizinle oturup sohbet ettikten sonra bir gün yazar olduğunuzu öğreniyor. Etiketin insandaki doğallığı yok ettiğine inanıyor musunuz?

 

-Doğrusu öyle olmaya çalışmıyorum. 'Mütevazı olmalıyım' diyerek yaşamıyorum. Hayatı algıladığım, hissettiğim şekliyle yaşıyorum. Mütevazı olduğumun farkında bile değilim. Dahası kendimi profesyonel anlamda yazar görmüyorum; hala iyi bir okuyucu olmaya çalışıyor, okumaktan fırsat bulduğum zamanlar yazıyorum. İyi bir insan olmaya çalışan biri olarak bir şeyler yazıyorum, yazar bir Nihat Dağlı gibi davranmak nasıl bir şey, bilmiyorum.

 

-Bir çok ulusal dergide yazılarınız yayınlanıyor. Öğrencilerin çıkardığı amatör bir dergi olan Simurg'a da soluğunuzu katmaktan kaçınmıyorsunuz. Simurg sizin için ne ifade ediyor?

 

-Dostum Rıdvan ve Fevzi Bilge üstadım orda... Bir dergi çıkarma çabası içinde olma gibi muhteşem bir heyecanı biliyorum. Bu kadar güzel şeyin birleştiği Simurg'a yazmak beni heyecanlandırıyor. Sonuçta birine ulaşmak, bir kalbe dokunmak önemli. Kim ve ne bu imkanı sunuyorsa orada varım. Ki Simurg öyle bir şey... Bir de Batman var... Trajik ve dramatik hikayelerin yoğun yaşandığı, dolayısıyla çokça politize olmuş bir kentte sanatı, edebiyatı, insanı ve hayatı işaretlemek; daha kalıcı, daha evrensel, daha insani olana dikkat çekmek muhteşem bir şey. Bu güzel şeye imza atanların yanında yerimi almak istedim. Dostoyevski gibi düşünüyorum çünkü;'... Ancak güzellik dünyayı ve hayatı iyileştirebilir...'

 

-Bir gün sizi Batman'da görmek istiyoruz...

 

-Koşa koşa gelirim... Güzel insanlarla karşılaşacağıma inanıyorum... Simurg'a yürüyen dostlara selamlarımı gönderiyorum.

 

Gözde KARAASLAN

 

*Simurg Dergisi Sayı 4

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

« Son Sayfa :: Sonraki Sayfa »