![]() |
MUKARNAS
Ana Sayfa - Profilim - Arşiv - Arkadaşlarım*Düş Yolcuları 1 - Kawa NemirTarih: 13/2/2006 Kategori: soylesi - Yorum yaz
-Şair Kawa Nemir İle Söyleşi-
-Bize Yıldız Çobanı Kawa Nemir’i anlatabilir misiniz? Birçok insanın hayranlıkla takip ettiği şair Kawa Nemir, iç dünyasında nasıl biridir; kırılgan mı, ince mi, duygusal mı, asi mi, inatçı mı..? Neden Yıldız Çobanı olmayı tercih ettiniz? Yüreğinize damlayan ilk şiirler sizde ne gibi etkiler yarattı? Bu zorlu serüvende gözyaşlarınızla imgeler yarattınız mı? İnsan Kawa Nemir’in pek de anlaşılmadığını düşündüğünüz oldu mu? O ırak kentten yola düşmenizle başlayan ve yıldızlara bağ kurmayla devam eden serüveninizi anlatabilir misiniz? -Her sorunun bir evreni vardır ve sanırım verilebilecek cevapların hepsi de birbirlerine akrabadırlar. Toparlayabilirsem ne mutlu bana... İngiliz şair Keats’in ünlü bir sonesi vardır, bir dizesi vardır beni her zaman çarpmıştır: “Parlak yıldız, ben de senin gibi değişmez olsam!” Şairin bir insan olarak zamana, mekana bir gerilla gibi direnme arzusu diyorum buna. Sürekli bir ölümsüz olmak arzusu, kendini umutsuzca, Apollonaire’nin deyişiyle, sonsuzluğun sınırlarında savaşmaya mecbur hissetmesi, diyorum buna. Bir şair bilincine ve edimine sahip olmak ve bir gün bunun farkına varmak, sanırım insanlık tarihiyle, onun dansı, ritmi yaratma süreçleriyle, önce doğaya karşı ortaklaşa verdiği savaşla ve sonra kentler ve uygarlıklar kuruldukça çevresini saran toplumsal ağa karşı örgütlediği sözel direnişle yakından ilgilenmek anlamına geliyor. Platon’un “Devlet” tahayyülünden ve Muhammed’in Şuara Suresi’nden kovulan şair, -elbette bundan kastım soylu ve iyi şairlerdir- insanın mağaradan çıktığı ilk günden bu yana çeşitli kılıklarda, bazan bir deli, bazan ölümsüz bir aşık, bazan bir devrimci, bazan da hayatını sürekli bir intihar gibi yaşayan bir Nerval olarak göğümüzde parlayan bir yıldızdır. Bu dediklerim duygusal bulunabilir ama bir şairi yaratan tüm fiziksel, biyolojik, toplumsal ve bir sürü etmenin bilgisine sahip biri olarak bunun öyle yabana atılacak bir yaklaşım olmadığında ısrar edebilirim. Tüm bunların ışığında ve okuyucunun anlamasını arzu ettiğimden atladıklarımın yardımıyla, bir şair olarak kendimi anlatmak belki de önce bir şiir duruşunu anlatmaya çabalamak demektir. Kırılganlık, incelik, duygusallık, asilik, inatçılık. Bunların hepsi de beni iyi tanımlayan sıfatlar. Hayatıma dair katmanlar. Beni sürekli acıtan, pazara çıkarmayı etik bulmadığımdan büyük bir suskunlukla Goethe ve Rilke ile paylaştığım yanlarım. Merak edilmesin, yazdığım şiir hemen herkese mal olacak, patlayacak ve ezberlenecek türden şeyler değil, işte o şiirde hemen hemen herkesin bireysel ve toplumsal macerasına dönüşen kendi hayatımı anlatıyorum. Bir şairin bencilceymiş gibi görünen aşkını anlatması bile, aslında bir şekilde herkesin oluyor. İlk şiirlerimi erken bir yaşta yazdım -yazdığımı sandığım ve şimdi çekmecemde, arşivimde olmayan ilk şiirlerim! Bir Kürdün mutlaka yazılması gereken uzun bir göç tarihi vardır. Ben bu yerleşememe talihsizliğine saldırı olsun diye, huzur bulayım ve bir yerde eyleşip ölebileyim diye, ailemin iki yüz elli yıl önce Gever’in (Yüksekova’nın) Pinyanişi dağlarından başlayan ve Ermenistan sınırlarından sonra İstanbul’da şimdilik bitmiş gibi görünen göç tarihini yazma sevdasına düştüm. Talihsizlik o ki bütün bu göç boyunca anadilimi yol boylarında ve kasaba bile olamayan sözde kentlerde yitirdiğimin farkına vardım. İlkin Türkçe yazdım. Acılı bir kuşağız biz, her yerde savaş ve şizofreninin içinde bulduk kendimizi. Bu nedenle tüm bu ilk şiirlerime politik saldırganlık ve “duygusuz bir duygusallık” hakimdi diyebilirim. Sonra anadilim Kürtçe’ye kavuştum 1993 yılında. Yani çocukluğumdan, altı yaşımdan sonra gördüğüm ilk Kürtçe rüyayı gördüğüm yıl. İşte gözyaşlarımın bana yazdırdığı ilk şiirlerimi ondan sonra öksüz bıraktım. “Parlak yıldız, ben de senin gibi değişmez olsam!” dedim ve kendi zigguratımı, Kürtçe dil duyarlığımın kulesini kurmakla meşgulüm hala. Tüm bunlardan sonra anlaşılmayı beklemek, çok şey istemek gibi geliyor bana. Duyumsadığım bir şey var, onu da Nietzsche söylemiş: “Bu ağzım bu kulaklara göre değil!” Yıldız Çobanı olmanın bana hatırlattıkları bunlardı. -Rewşen dergisi hayatınızda bir dönüm noktası oldu. Hem sizin bireysel hayatınızda, hem de Kürt edebiyatının bu denli zenginleşmesinde, olgunlaşmasında kuşkusuz Rewşen’in çok büyük bir katkısı var. Rewşen’den önce Kürtçe kitap bile doğru dürüst bulunmazken, bugün kitapçıların raflarını süsleyen yüzlerce kitap var. Cemil Denli ile beraber başladığınız yolculuğun bu denli çok değişim yaratacağını tahmin etmiş miydiniz? -Bütün bu dağınık edebiyat geleneğimiz ve birikimimiz içinde, sıklıkla düşünüyorum da acaba bir dergi, özellikle Rewşen, Jiyana Rewşen ve çıkan 3 sayısıyla Rewşen-name edebiyat dergileri neler getirdiler, yüzyılımızın sonunda bilinci darmadağınık olmuş Kürt okuyucusuna neler verdiler. Önceleri bir türlü bulamadığım, ulaşamadığım Kürtçe kitap ve dergilerin sıkı bir takipçisiydim. İstanbul’da okuyan, Türkçe ve İngilizce dil duyarlıklarını edinmiş kolejli bir Kürdün acayip sancıları... Kürtçe’ye şöyle bir dokunup, onu derleyip toparlama cesaretini arsızca düşünen bir genç. Düşünüyorum da herhalde Rimbaud’un duyumsayıp yazdığını ben de düşünmüşüm: “Keşke Kürt edebiyat tarihinde bir yerim olsa...” Sonra bir edebiyatın geleneğine daha derli toplu bakma fikrini Eliot’tan aldım. İngiliz edebiyatı okumuş olmam beni son derece cesaretlendirdi. Çok dağınıktık, el birliğiyle toparlamalıydık ve ben buna etkin olarak katılmalıydım. Ankara’dan gelip, ürkekçe de olsa, önce Mezopotamya Kültür Merkezi’nin kapısından ve sonra Jiyana Rewşen’in kapısından içeri girip bir kuşakla, kendi kuşağımla buluşmam, diyebilirim ki, çok hızlı gelişti. O heyecanı ve -şimdikilere haksızlık olmasın ama- devrim aşkıyla çalışan yüzlerce insana katılmayı hiç unutmayacağım. Bugün dar da olsa bir edebiyat çevresi varsa, sanırım bunda yıllarca editörlüğünü yaptığım Jiyana Rewşen’in büyük bir katkısı var. Belki bu dergi, bu edebiyatın dağınık geleneğini toparlama gücünü gösteremedi; fakat Renas Jiyan, Rodi Zerya, İrfan Amida, Lal Laleş, Kejo Bajar, H. Kovan Baqi, Yaqob Tilermeni, İbrahim Seydo Aydoğan ve Dilawer Zeraq gibi bazı yeteneklerin kendilerini ifade ettikleri bir platform haline geldi. Bunun böyle olmasında derginin mutfağında kısa da olsa beraber çalıştığımız Cemil Denli, Zahir Kayan ve yıllarca beraber çalıştığımız A. Rahman Çelik ve birçok arkadaşın büyük rolü oldu. Ve sanırım az da olsa bazı şeyleri değiştirdik. En azından imgeye dayanan şiir, dünya şiiri ve çeviriler için -tüm geri anlayışlara rağmen!- bir tartışma ve yayın platformu olduk. Şimdi dönüp baktığımda, bu işlere girişecek her genç kalem için biraz tecrübenin biriktiği bir alan ve arşiv görüyorum. Özellikle Jiyana Rewşen’i edebiyat topluluğu babındaki keskin değişimi ifade açısından son derece önemli buluyorum. -Sizce Kürt edebiyatı evrensel çizgiyi yakaladı mı, yoksa daha emekleme döneminde mi? Bu noktada Kürt şiirini nasıl buluyorsunuz? Bize Kürt şiirinin bir analizini yapabilir misiniz? -Kürt edebiyatının yerellik-evrensellik tartışmasından ziyade, bireysel yeteneğin kendi geleneğiyle bağ kurması konusunda sıkıntısı var. Kürt yazar bireyinin iki önemli dezavantajını size açıkça söyleyeyim: Bir, Kürt yazarı dil dünyasında, siyasal ve sosyal sınırları koşullayan coğrafik bölünmüşlükte, edebiyatı kemiren politik tercihini açıkça yapmak probleminde devrim yapmalıdır. Kürtçe’nin bütün lehçeleri ve alfabe sorunu onun sorunu olmalıdır, bunun üzerine gitmelidir. Kürtçe’nin içinde düşünmelidir. İki, Kürt yazar bireyi dünya edebiyatıyla o dillerle doğrudan bir bağ kurmalıdır, birkaç Doğu ve Batı dilini yaşamına sokmalıdır, çeviri yapmalıdır, kendi anadilini ve en önemlisi, dil üslubunu o işlenmiş diller karşısında denemelidir. Bu bağlamda, şiirin yurdunda yaşadığımı vurgulamam gerekiyor! Kürt şiirini düşünürken, Kürt şiiri de dünya şiirine kendi zengin anlatım gücüyle katılmalıdır, diyorum. Kürtçe’de sentaks hala çok dar, kelime arkeolojisine dayanan katmanlı, metaforik anlatım ne yazık ki hala Kurmanci ile yazan birçok şairimizin farkında olmadığı bir gereklilik. Ben, anlatıma ve dile sızan şiddetin karşısındayım. Şiddete karşıtlık, linguistik arınma ile başlamalı! Bütün diğer şiirler gibi Kürt şiirinin de yazılı ve uzun da sayılabilecek bir tarihi var. Size ezberlenmiş ve bir çırpıda söylenen Baba Tahire Uryani, Melaye Cıziri, Feqiye Teyran, Ehmede Xani, Nali, Goran ve Cegerxwin tekerlemesini açmama gerek yok. Kürt edebiyat tarihi böyle yazılamaz! Bunun felsefeyle, arkeolojiyle, bölge ve dünya şiir tarihiyle buluşturulması gerekiyor. Örneğin hala elimizde kaynağından modern zamanlara kadar ki Kürt şiirini gösterecek bir antolojimiz yok. Antoloji fikri, daha önce bir yerde bahsetmiştim anlaşılmamıştı, derleyip bir profil çıkarma açısından ertelenemez bir görevdir. Bunları derken, kendime bir rol biçtiğimi ve bunu yavaş yavaş uygulamaya koyacağımı belirtmek de istiyorum. Elimizde yeterli veriler olmadığından ve bunun sınırlarının da çok geniş olduğunu bildiğimden, Kürt şiirinin kendi geleneğiyle ve dünyayla yeterince bir bağ kuramadığını belirtip geçmek istiyorum. Evet, bu dilde yazan yüzlerce şairimiz var, ama bir tane şairimiz kendi veya bu yazılanlar üzerine tek kelime yazmıyor. Varsa bir gelişim seyri, bu şimdilik belirsizdir. -İlk kitabınız ‘Gılgamış Destanı’ydı. İngilizce’den tercüme ettiğiniz bu kitap pek ilgi görmedi. Birçok insan, çevirinin dil ve edebiyat üzerinde yarattığı etki ve dönüşümün farkında değil. Örnek vermek gerekirse, Modern Türk Edebiyatı bugünkü gelişimini ve gücünü çeviri metinler sayesinde elde etmiştir. Fakat, Kürtçe okuyanlar bu tür metinlere pek sıcak bakmıyor. Bunun sebebi nedir sizce? -Biraz asabi bir cevap vereyim: Sanırım birçok anlamda, Kürtler kadar kendi köklerine ve gelişmenin yasalarına düşmanlaştırılmış başka bir toplum yok yeryüzünde. Edebiyat gibi büyük bir sabır gerektiren bir işte, -Kürt realitesi hala böyle!- aylık siyasi dergilerde edebiyatla alakaları olmayan bir çok abimiz ve ablamız ahkam kesiyor. Herkesi insafa davet ediyorum. Bir dilin edebiyatını o dilin yazarları ve şairleri yaratırlar! Çevirinin gerekliliğinden bahsetmeme gerek yok, dilimde tüy, kalemimde mürekkep bitti bundan bahsede bahsede. Kürtçe’nin şairi ve bu dilin Kurmanci lehçesine yaptığım yüzlerce çevirinin çevirmeni olarak, çevirinin zorunluluğundan değil, kapsamlı bir Çeviri Hareketi’nden bahsediyorum. Bir çeviri dergisinin kurulması gerekiyor; bu, benim ve ciddi çeviriler yapan bir çok arkadaşın gerçekleşmesi o kadar da zor olmayan bir düşü. Bütün dünya klasikleri artık Kürtçe de okunmalıdır. Siz asıl o zaman seyreyleyin edebiyat nasıl gelişir. Kürtçe yazılmış, Kürtçe ile buluşmuş her metin kesinlikle okunabilir. Okunduktan sonra o metnin o dile getirdiklerinden ve ne ölçüde başarılı bir çeviri olduğundan bahsedebiliriz. Etrafımızda yaratılan bu belirsizlikler ve ne yazık ki bunda bile kendini dayatan politik yaklaşımlar, bu kör tartışmanın asıl sebebidir. Bir de herkese faydalı olacak bir bilgiyi yakınlarda yitirdiğimiz sevgili Tomris Uyar vermiş. Borges ve daha nice büyük yazarı çeviren öykücü Uyar, “Anadilimi öğrenmek için çeviri yapmaya başladım.” demişti. Bu gerçeği anlatabilecek daha iyi bir söz bilmiyorum. Yeterince açık sanırım! -İlk şiir kitabınıza ‘Selpakfiroş-Selpaksatıcısı’ ismini verdiniz. Yılların birikimiyle oluşan bir kitap bu. Selpakfiroş’ta, memleketinden uzak düşen ve tanımadığı, anlamadığı kapitalist kentte hayatın kıyısına sürüklenen insanın, hatta çocukların dramını anlatıyorsunuz. İnsanların arasına devasa duvarlar ören, duygusuz, otomat bireyler yaratan, yabancılaşmayı derinleştiren kapitalist çarka karşı atılan bir çığlık mı bu? Bize ‘Selpakfiroş’u biraz anlatır mısınız? -“Selpakfiroş” bir çok aşamadan geçmiş, bir kere 1998 yılında Jiyana Rewşen dergisinde omurgası yayımlanmış, sonra defalarca yeniden yazılmış, yedi yıllık bir zamanlar ve mekanlar toplamından süzülmüş bir şiirdir. Bir kere, sinemanın bir metne verebileceği birçok imkanın denendiği bir anlar, geri dönüşler ve flaş patlamaları toplamıdır. Teknik olarak böyle, fakat bu şiirin karşı durduğu binlerce şey içinde bence en önemli olanının işaretini vermek isterim: Bu şiir, işlek olamamış bir dilin kentlerle olan cebelleşmesidir. Benim kendime yaşamımda problem addettiğim gerçektir. Yaşadığımız kaosun yine kaotik bir metinle düzenlenmesidir. Metnin altında gezinen ve defalarca okundukça, okuyucunun hayatına katıldıkça ve sızdıkça kendini ele veren, ince düşünülmeye çalışılmış bir şiir planı var. Yazdıklarım kulağa değil, bilince ve dilsel uyanıklığa hitap eden metinlerdir. Dilimde devrimi hedefledim ve yaşadığım dönem, sahip olduğum toplumsal ego bunu yapmam için de müsaitti. Bunu ne kadar başardığımı, bu metnin neyi ne kadar değiştirdiğini görmek için zamana ihtiyacımız var. Ancak şimdiden kesin gibi olan bir şey var: Bu dil, yeni bir dil. Yeni bir dil, yeni bir yaşamın başlangıcıdır. Dilimiz kendi içinde dönüşüp yoğunlaştıkça yaşamlarımız değişecektir. Bir not ekleyebilirim. Bu şiirin ismine bıyık altından gülenlere rastlıyorum. Bu şiirin ilk dizesinin yazıldığı ana hürmeten şiirin ismine hiç dokunmadım. Bu anın ne olduğunu şimdilik açıklamıyorum. Sanırım böyle gülenler, o şiirin katmanlarını hiç okumayanlar. -Etkilendiğiniz bir ekol, şair veya yazar var mı? -Tüm şairler birer yıldız gibi, zamanın gökyüzünden birbirlerine göz kırparlar. Rahlelerinin önüne kurulup onları okuyarak, hatmederek ve eski bir Arap şairinin dediği gibi, onların kelamını unutarak, onları yeniden yazarak onlara katılırız. Bu bilinci edinmek için abartmadan, sabırla ciddi okumalardan geçmek gerekiyor. Ben, ilk gençliğimden bu yana her an bu aşamalardan geçeduruyorum, onlarla öle öle yaşamımı uzatmaya çalışıyorum. Bu nedenle en çok şiir okuyorum, şiirin ve insanlığın sözel ve yazılı tarihinin her sorunu, benim sorunumdur. Şöyle net bir ayrıma gidebilirim: İçinde düşünce olmayan soysuz şiiri hemen mahkum ederim. “Yeryüzünün aşkın yüzü” olamamasının nedeni olarak görürüm böyle “poz veren” şairleri. Erkek cinsinin zorbalığını üreten, kadının “yuvarlak hatları”na, “memenin sıkı tarihi”ne odaklanmış porno şairlerdense, Emily Dickinson’a, Sappho’ya, Furug’a ve Sylvia Plath’a adanmayı tercih ederim. “Ve acıdan dili tutulunca insanın, bir tanrı/ Çektiğimi anlatayım diye bana dil vermiş” diyen Goethe ile yoldaş olmaya çabalıyorum. Çıtayı yükseltmek gerekiyor; Rilke’nin sancağı yerde kalmamalı! Yeats’in anlatımdaki ustalığı, Keats’in ölümsüzlük arzusu, William Blake’in ışıltılı kapkara dünyası, Eliot’un ve Pound’un şiirdeki teknik devrimi, Dante ve Shakespeare, Ehmede Xani, Melaye Cıziri çağları, Mevlana, Homeros ve Vergilius, Kavafis, Ritsos ve Seferis, Ehmed Huseyni, Goran ve Şerko Bekes anlaşılmalı, diyorum. Etkilendiğimi varsayabileceğim bir ekol veya şair-yazar şudur, budur diyebilmem mümkün değil. Yeryüzünde açık gözlerle, aralık dudaklarla ve kalben bakıyorum tüm bu saydığım yıldızlara. -Şiirde neyi hedefliyorsunuz? Bir çeviri ustası olarak şiirlerinizi başka dillere de tercüme etmeyi ve daha geniş kitlelere ulaşmayı düşünüyor musunuz? -Şiirde, Kürtçe şiirde devrimi hedefliyorum ve bunda bir damla kadar katkım olsun istiyorum. Milyonların algısına seslenebilen sıkı şiirler, bilinç dünyamıza dokunabilen, insanlarımızı halay ve govend çağından kurtaracak, bizi boş övgüden, kof sövgüden arındıracak dizeler hedefliyorum. Benim iddiam bu kadar açık. Cegerxwin’in yüzyılı, bir matkap gibi beynime giriyor. Bilincime yapışan rehaveti atacak her denemeye varım. Çevirideki ustalığım ne kadar doğru kestiremiyorum, ama herhalde üzerine eğildiğim metni yer yer kavradığım olmuştur. En azından on yılı aşkın bir zamana yayılan iki bine yakın seçme şiir çevirisinden sonra bu böyle... Kuşağımın ve benim yazdıklarımın, başka dillerin şairleri ve öykücüleri tarafından çevre dillere ve en azından İngilizce’ye çevrilmesini çok arzuluyorum. Belki bu yakın zamanda mümkün olur, umarım olur. Ama ben daha çok İngilizce denilen o güçlü kanala güveniyorum, bazen bazı şair arkadaşların metinlerini çevirmeyi deniyorum. Ama şimdilik çok kapsamlı bir antolojiye bürünmesi mümkün gibi görünmüyor, çünkü öncelikle 2004 yılının baharına kadar bitirmeyi planladığım, sanırım bin sayfayı aşacak iki ciltlik İngiliz ve Amerikan şiiri antolojisine ve ona yakın şairden seçkilere nokta koymam ve yayımlamam gerekiyor. Böyle bir projeye el atacak cesur çevirmenlere elimden gelen katkıyı yapabilirim. Tabii bu arada yazılmayı bekleyen şiirlerim var, onları da unutmamak gerekiyor! -Bir yayınevi açıyorsunuz. Bildiğim kadarıyla şu an elinizde çok iyi dosyalar var. Bu dosyalar ne zaman okurla buluşacak? Bize yayınevinizin çizgisini, ilkelerini, amacını, farklılığını anlatır mısınız? Neden bir yayınevi açma gereksinmesi duydunuz? Kesin olan bir şey var. Geldiğimiz toplumsal dönem, bize yeni ve genç seslerin ortaya çıktıklarını söylüyor. -Yeni ürünlerinizin olduğunu biliyorum. Bu ürünleri biraz anlatır mısınız ve bunlar ne zaman okura ulaşacak? -Yayına hazır ve yıl sonuna yetişecek üç yeni çevirim var: T. S. Eliot’un 49 seçme şiiri, Walt Whitman’ın 101 seçme şiiri ve Ezra Pound’dan bir seçmenin olacağı bir başka kitap. Yeni bir şiir kitabım var: “Gilgamêşê Li Ber Dêrî”. Derler ya, uzun soluklu bir şey... Fakat yayın tarihi belli değil. Öykü yazmaya çalışıyorum. 2005’e kadar bitirmeyi planladığım dört öyküm var. Olursa onlar da kitaplaşacak.
Gözde KARAASLAN *Simurg Dergisi Sayı 13 |
![]() |